25 Şubat, 2020

Muhlis Akarsu: Babam Hiç Taraftar Değildi Saz Çalmama


Saz çalmaya ortaokul son sınıfta başlamıştım. Ama babam hiç de taraftar değildi saz çalmama. O nedenle lise birinci sınıfta okulumu bıraktım ve elimde sazım köyleri dolaştım. Gittiğim köylerde köylülerle ya muhtar odasında, ya da köy kahvesinde oturup konuşur, onların dertlerini dinler ve başlardım sazımla çalmaya. Yaptığım 100'ün üzerindeki plakta ve 150'ye yakın bestede ses de, söz de, saz da bana aittir. Bu düşüncemden hiç kopmadım. En son olarak yaptığım "Vay Benim Döyümün Dertli Kaderi" adlı bestem bunun yeni bir örneğidir.

İlk olarak "Koca Dünya" adlı bestemi Cem Karaca plak yapmıştı. Daha sonra aynı şarkıyı Neşe Karaböcek de söyledi. Son olarak ise "Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin" adlı şarkımı Muzaffer Uludağ, "Ne Zaman'" adlı şarkımı ise Gülden Karaböcek plak yaptılar. Bunlar benim gibi bir halk ozanı için gerçekten gurur verici şeyler. Sanırım yeni yaptığım long-play'imdeki pek çok şarkıyı plak yapmak isteyen şarkıcılar da çıkacaktır.

Muhlis Akarsu'nun kendi anlatımıdır. Sitemizdeki diğer Muhlis Akarsu konuları için aşağıdaki linkleri tıklayabilirsiniz:

Muhlis Akarsu Türkücülerden Şikayetçi

Muhlis Akarsu Kimdir?

Sosyeteden Halk Ozanı Çıkmaz

Aşık Yener: Hayat Hikayem


1928 yılının bir sonbahar günü gelmişim bu çetrefelli, adaletsiz dünyaya. Ay tutulmalarında teneke çalınarak, güneş tutulmalarında da silah atılarak nur parçası olarak bilinen bu iki cismin karanlıktan sıyrılarak kurtulacağına inanılan batıl itikadın hüküm sürdüğü o tarihlerde Maraş vilayetinin Elbistan ilçesine bağlı Tanır Köyü (şimdi ilçemiz Afşin) Hane: 2 cilt 10 sayfa 86 da kayıtlıyım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına. Dini: İslam, Mezhebi: Hanefi deyi de özellikle taşımış olduğum nüfus cüzdanına işlenmiştir. Ancak hala düşündürür beni bu din ve mezhep kaydının işlenmiş olması. Yazılmış olmakla ne karım var; yazılmamış olsa idi ne zararım olurdu deyi.

İlkokulu kendi köyüm Tanır'da bitirdim. Orta ve mesleki öğrenimimi de, eski bir öğrencisi ve mensubu bulunmamla gurur duyduğum Seyhan-Düziçi, Sağlık Kolu kısmını da Ankara-Hasanoğlan Köy Enstitülerinde tamamlayarak, 1946 yılında sağlık memuru unvanıyla mezun oldum. Kökeni siyasi nedenlere dayalı olaylar sonucu 1962 yılında tutuklandım ve dokuz ay tutuklu kaldıktan sonra açığa alınmış halimle beş sene kadar mahkeme karar ve yargıtay tasdik kararını bekleme süreci içinde gelmiş olduğum İstanbul havasının kozmopolit çirkefinin çamur bataklığında yıllar yılı iş aramalar hor görülmeler, kovulmalar, devrimci şiirlerimden dolayı çeşitli takipler, tehditler, açlık, perişanlık ve sefalet günlerim doldurdu. Fakat hiç bir güç beni inanmış olduğum sosyal adalet ilkelerine bağlılığım ve sömürü düzenine açmış olduğum davamdan döndüremedi ve döndüremezde.


Üzüntünün ve dayanılması güç yaşam savaşının içinde bulunmam neticesi biyolojik yapımın tahammülsüzlüğü nedeniyle kalp hastalığına yakalanmam, yokluk ve sefalet beni hedefimden, inancımdan döndüremedi, yıldıramadı ama, kitap, defter, kalem alma gücünden dahi yoksun olmam nedeniyle ilkokul ve ortaokuldan sonra okutamadığım beş çocuğumdan büyüklerden üçünün bu durumları, bu öğrenimsizlik durumları beni içten içe kemirir ve yer bitirir. Devletimizin bu eğitim düzenindeki adaletsizliğe son vermesi birinci dilek ve gönül arzumdur. Parası olanın okuyabilmesi, parasızın okuyamaması en büyük dert ve halolunması gereken baş bir problemdir. İstanbul'un kenar mahallelerinde susuz, elektriksiz, her türlü sosyal yaşam şartlarından yoksun kiracı olarak oturduğumuz ve yarı ömrümüzü tükettiğimiz gecekondunun tek odalı odasında yazdığım bir şiirle de yaşantımızdan örnek vereceğim.

Düzen bozuldu çarkı yok
Bizim evde bizim evde.
Sağın, ölüden farkı yok
Bizim evde bizim evde.

Yıkık , dökük dört bir köşe
Lamba gazsız, kırık şişe
Ne zevk vardır, ne de neşe
Bizim evde bizim evde.


Hiçbir işe varmaz elim 
Yorgan yırtık dilim dilim 
Ne halı var, ne de kilim 
Bizim evde bizim evde. 

Dövüş çıkar bazen bazen 
Çok durum var gönül üzen 
Ne dirlik var, ne de düzen 
Bizim evde bizim evde. 

Çocuklar avare gezer 
Karı asabını bozar 
Aşık Yener destan yazar 
Bizim evde bizim evde. 

Ve yine günlerce, aylarca iş arayıp bulamadığım, evde ne var, ne yok satıp yediğimiz günlerde yazılmış bir şiirden bir kıt'alık örnekleme: 

Daldı Aşık Yener derine daldı
Bir iş için üç yıl bin kapı çaldı 
Satmadık ne yastık, ne yorgan kaldı
Tamtakır bizim ev hanı da geçti.

Ve yine hırsız ve rüşvetçi erbabına karşı çıkmam neticesi beş seneden sonra başlamış olduğum memuriyetten dilimizin ceremesi olarak sürgünlere gönderilmem zamanının birinde yazmış olduğum bir şiirden bazı kıt'alar: 

Madde madde yeri var bizim Anayasa'da 
(İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz.) 
Cepler delik, mide boş olsa da, olmasa da 
(İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz)

Doğu Anadolu'nun tüm halleri derbeder 
Otosu yok, yolu yok hastalar sırtta gider 
İstanbul'la, Ankara sabaha dek dans eder 
(İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz.) 

Hacı Yatmaz Ağa'nın köyü var katar katar 
Kendi gider Başkent'te kız oynatır, zevk çatar 
Karnın doyurmak için Hasso ceketin satar 
(İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz.) 

Rüşvet erbabı şahin gelip makama çöker 
Otuz yıl ayni yerde, yerde keyfine bakar, 
Garip Aşık Yener'e her sene sürgün çıkar 
(İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz.) 

İşte bu ve buna benzer şiirlerimi zaman zaman okudukca, o günlerin anıları bir düşman süngüsünüa korkunçluğu ve acısı ile yüreğime yeniden saplanır gibi gelir bana. Bir daha hınçlaşır, bir daha duygulanır, bir daha intikam hırsı ile hemen sarılırım kalemime.


Batıl itikatlara hiçbir zaman iltifat etmedim. Ve bu batıla inanmak isteyen bilinçsizleri mantıki yoldan uyarmaya, fenne, bilime ve müsbet ilimlere inandırmaya aklımın erdiğince çaba gösteririm. Yine bir şiirimle vurguladığım bu husustaki görüşümü bir-iki kıt'a ile örnekleyeyeyim:

Şu yirminci asrın son yarısında 
Okulsuz, çeşmesiz köyler var daha. 
Böyle gider ise kurtulmamıza 
Asırlar, seneler, aylar var daha.

Baba, hoca arar kız kucağında 
Muskaya inanır uzay çağında 
Batıl itikadın kıl tuzağında 
Avlanacak kadar toylar var daha. 

Ortaçağ düzeni açmış kolunu 
Sana kapamışlar ilim yolunu 
Dolaş bak kardeşim Anadolu'nu 
Hüküm süren derebeyler var daha. 

Ozanlık ve ozanlar konusunda da bir kaç cümle ile duralım. Tutucu ve dar bir görüş içerisinde bulunan, çağ dışı düşünceye sahip bazı ozanlar ve onları yönetici durumundakiler her (Aşıklar Bayramı) ismi altında tek taraflı bir zihniyetle şenlik düzenlemektedirler. devrimci ozan çağrılmaz. Oysa ozanlar deyince Türk ozanlarının hepsinin çağrılması gerekir. Görüş ve düşünce ne olursa olsun, ozan halkın ozanıdır. Ne acı ki T.R.T. kurumumuz ve yapımcıları da bu şenliği alayı-vala ile tüm dünyaya yayarlar. Hiçbir uygar ozanın orada bulunmadığını bile bile. Diğer bir hususta bazı ozan taslaklarının hiçbir sene Konya ilimizde bu şenliğe hiçbir edebi eseri olmadığı ve ozanlıkla ilgisi olmayan hırsız türedileri de diğer bazı ozan arkadaşlarıma oynadıkları hile oyunu gibi benim de otuzvbeşin üzerinde şiirim plak ve banda okunduğu halde bunlardan ancak on kadarında ismim geçmektedir. Diğerleri korsan ozanlarca kendi eserleriymiş gibi onların ismicişmi geçmektedir. Bu durumu şiddetle lanetlerim. Ozanlığım, ilkokul öğrencisi bulunduğum 1938 yıllarında başladı ise de, edebi ve sanat değeri taşıyan (taşıyorsa tabii) şiirler yazmaya başlamam 1945 yılından sonra ağırlık kazanmaya başladı. Ozanın şiir denecek şiirler yazabilmesi için şu hallerin çemberinden geçmiş olması gerekir kanısındayım: Açlık, sefalet, işsizlik, horlanmışlık, yerįlmişlik. Ve aşk üzerine de yazabilmek için aşık olmak, sevmek, sevda çekmek, sevilmek veya sevilmemek gereklidir. Bir kaç örnekleme de bundan verelim:

Bir kaç Mecnun oldum sevdan ile gezerek 
Bakma öyle gözlerini süzerek 
Altınları sıra sıra dizerek 
Ak gerdana takışına kurbanım. 

Nazar değer sürme çekme gözüne 
Güvenirim ikrarına, sözüne 
Benim gibi bir köz düşmüş özüne 
Dönüp dönüp bakışına kurbanım. 

Diğer bir sevgiliye: 

Gözüm özlem özlem düşüp yollara 
Merhaba Hocanım işte ben geldim. 
Dağlar yol mu vermez aşık kullara 
Merhaba Hocanım işte ben geldim. 

Ne güzel yakışır önlüklü urban 
Giyip de mektebin önünde durman 
Ahu gözlerine bin ozan kurban 
Merhaba Hocanım işte ben geldim. 

Ak inci gibisin al yemenide 
Bu aşk oylum oylum yaksın seni de 
Taleben olayım, okut beni de 
Merhaba Hocanım işte ben geldim. 

Konup eğlendiğin dalın olayım
Odana serdiğin halın olayım 
Çiğne geç sinemi yolun olayım 
Merhaba Hocanım işte ben geldim. 


Zaten şiirlerim hayatımın yaşantısından birer parçalardır. Değerli okurlarım kitabın derinliklerine daldıkça bu hali göreceklerdir. Benim ve bütün he sınıfımızın sosyal, ekonomik, kültürel ve sevgisel duygularımız bir bütündür. Biz ozanlar sadece gördüğümüzü, bildiğimizi, duygumuzu gönüllere aktarırız. Taktir veya yergi okurların yargısına bağlıdır. Mutlu yarınlar dileği ve saygılarımla sunulur.

AŞIK YENER 1982 YILI DEYİŞLER DEMETİ KİTABININ ÖNSÖZÜNDEN

Aşık Ruhsati


1835 yılında Sivas'ın Kangal ilçesinin Deliktaş Köyü'nde doğmuştur. 12 yaşında öksüz kalmıştır. Bu yüzden yoksulluk içinde büyümüş ve ömrünün sonuna kadar da bu şekilde yaşamıştır. Asıl adı Mustafa'dır. Babasını küçük yaşta kaybetmesiyle köylerinin ağalarından Ali Ağa'nın yanında kalan Ruhsati burada çeşitli işlerde çalışmıştır. Hayatının farklı dönemlerinde bennelik (duvarcılık), rençberlik, çobanlık, değirmende suculuk gibi işlerde çalışmıştır. Tahsilini ekonomik ve sosyal durumlardan dolayı dilediği gibi yapamamıştır.

Gel gidelim, gurbete gidelim
Burda bize eğlenecek vatan yok
Bitirdim karayı ummana daldım
Rahmeyleyüp elimizden tutan yok

Yürekte koylanan aşkın yarası
Bu derdi açmanın değil sırası
Yuma ile gitmez yüzüm karası
Anın için metahımı satan yok

İlahi ne yaman gaflete daldım
Gayri nadim oldum, kusurum bildim
Nereye varsam nefsile haşroldum
Çok asiyim bir insana katan yok

Ruhsati'yim az geliyor ovalar
Bulamadım ben bu derde devalar
Bütün alem bu dünyayı kovalar
Hesap ettim bir ardından yeten yok

Hayatı boyunca dört evlilik yapmıştır ve bu evliliklerinden yirmi üç çocuğu olmuştur. İlk evliliği Meryem ve ikinci evliliği Fatma'yı da hastalıktan kaybetmesi onu derinden yaralamış ve bunu şiirlerinde anlatmıştır.

İlk eşi Meryem için yazmış olduğu şiirden bir dörtlük:

Buyursunlar dertliler gam dükkanına
Kangı çeşit isterlerse bende var
Doksan üçte Meryem'imi yitirdim
Od bağladı hasret narı canda var

İkinci eşi Fatma için yazmış olduğu şiirden bir dörtlük:

Ruhsati'yim bir acayip hal oldum
Yana yana ocağında kül oldum
Altın idim, gümüş idim, pul oldum
Yana yana hallerine Fatma'nın

Tasavvufa olan tutkusu ile küçük yaşlarda gördüğü rüya üzerine aşk şerbetini içerek kendinden geçer. Hasta sanılarak annesi ve babası tarafından doktora götürüldüğü ile ilgili de efsaneleşmiş bir hikayesi de mevcut olan Aşık Ruhsati son olarak köyünde imamlık yapmıştır. 1911 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Yaşamış Olduğu Ev

Başından geçen iki anısını da yazarak yazımızı sonlandıralım:

Şair bir gün Ekmekçi Seyid Efendi'nin buğdayını yükler. Güç bela yükü şehre indirir. Henüz terini kurulamamış, soluklanamamıştır ki ekmekçinin parayı az vermek için buğdayı eksik ölçtüğünü görür. Hayatında en kızdığı şeylerin yalancılık ve haksızlık olduğu bilinen Aşık Ruhsati ise köye döner ve şu şiiri yazar:

Sana bir destan söyleyim
Yaşasın Seyid Efendi
İnkisar etmeğe kıyamam
Şişesin Seyid Efendi

Ölçtün özeni özeni
Sen ettin bana düzeni
Yerin katran kazanı
Pişesin Seyid Efendi

Düştüm de geldim izine
Parmağım patlak gözüne
Kasap itleri yüzüne
İşesin Seyif Efendi

Babanı katmam sayıya
Özünü benzettim ayıya
Kendi eştiğin kuyuya
Düşesin Seyid Efendi

Ruhsati'yi buldun söngün
Bir kaz bulup yoldun engin
Şeytanlıkta yoktur dengin
Poşasın Seyid Efendi

Bir diğer anısı:

Aşık Ruhsati bir gün Sivas'a gider. Öğle üzeri canı lokantadan yemek yemek ister. Girer bir lokantaya. Lokantacı köylü diyerek onunla pek ilgilenmez. Yemeklerinden de nerede kötüsü varsa onları verir. Bu duruma çok üzülen aşık bu dizeleri söyler ve lokanta sahibini utandırır:

Padişahım beni aşçıbaş etse
Bulgur pilavını her gün ederdim
Çatal ferman getirtirip katlime
Bostan pancarını sürgün ederdim

Lazım değil bamiyenin balgamı
Uğratmayın havuç ile şalgamı
Bazı bazı bulur isem dalgamı
Lahna sarmasını bir gün ederdim

Madımak diyerek döşerler bir ot
Çoğuna it siğer mideni gen tut
Çirişi topla da yel olana sat
Yemliği tez günde tezgin ederdim

Kabak şöyle dursun cennette yerim
Soğan sarımsağı perhizde derim
Marol , purasayı almaz defterim
Patates ekmeği her gün ederdim

Hiçe değmez pancar ile purasa
Şayestedir yer elması Sivas'a
Ayva dolmasında getir var ise
Turunç yağrağını durgun ederdim

Kutıklı çorbaya ot doğratmazdım
Livik kurutmasına ip kıvratmazdım
Hele şu sormuğu hiç söyletmezdim
Arsı telcete görkü neylerdim

Bu takımlar bizim işe yaramaz
Çoban olsam bazo yerim köremez
Bostancıdan hiçbir zengin töremez
Kavunu, karpuzu kırgın ederdim

Rençberlik dediğin helal nafaka
Pekmez yoksa peyniri koy tabağa
Gel Ruhsati çöreği çek kırağa
Ekin çok biterse dizgin ederdim

21 Şubat, 2020

Nimri Dede


Nimri Dede

Asıl adı İsmail Dehmen olan Nimri Dede; 1909 yılında Elazığ'ın Keban ilçesinin Nimri (Pınarlar) Köyü'nde doğdu. Köylerinin kurucusu olan Şeyh Nimri'nin adını mahlas olarak kullanan Nimri Dede bölgede Şıh İsmail olarakta bilinirdi.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yetim ve öksüz kalmıştır. Sonrasında maddi durumu iyi olan bir akrabası tarafından 1925 yılında İstanbul'a getirilir. İstanbul'da Numune-i İrfan isminde bir okulda üç yıl okutulur. Ancak  geç başlayan okul serüveni yaşından dolayı uzun süremez. Kapalıçarşı'da çalışarak geçimini sağlayan Nimri Dede sonrasında elbise mağazası açar ve geçimini bu şekilde devam ettirir. Bu dönemde çeşitli tasavvuf erbabıyla tanışır ve görüşür. 18 yaşında cura çalmaya başlar. Yine bu yaşlarda şiirler yazmaya başlayacaktır.



Gönlünü bağladım zülfün teline
Mahşer günü senden hesap isterim
Beni yaktın sen aşkın serabında
Sanma ki orda da serap isterim

Bir kere yüzünü dönmedin bana
Ben bu hakkı helal edemem sana
Sen Cennet'te saki olursan bana
Senden kana kana şarap isterim

Hak nasip ederse o makamı
Senden alacağım bu intikamı
Bu Nimri Dede'nin bütün meramı
Senin de gönlünü harab isterim

Kerbela, Necef ve Meşhed şehirlerinde kalır. Kutsal mekanları ziyaret eder. Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'in, İmam Rıza'nın türbelerine gider buralarda göz yaşı döker. Bunun yanı sıra Nimri Dede Anadolu'da bir çok şehirde cemler, muhabbetler ve sohbetler yürütmüştür.

1966 yılında Konya'da düzenlenen Aşıklar Bayramı'na katılarak ödül almıştır. Bağnazlığa, gericiliğe karşı çıkmış çağdaşlaşmayı ve ilericiliği her daim savunmuştur. Bilimi rehber edinen Nimri Dede Alevi-Bektaşi öğretisini yaşamının her noktasında adım adım işlemiştir.


Daha ilim deryasına varmadan
Ona daldım diyen insan görmedim
O deryadan bir katre almadan
Bütün doldur diyen insan görmedim

İlme ermek demek Hakk'a ermektir
O yol ile hakıkatı görmektir
İki kanat ile sefa sürmektir
Tek kanatla sefa süren görmedim

Çok kimse bilgisiz, insan olmamış
Vurunmuş, dövünmüş kabı dolmamış
Bunlarsa dünyaya gelmiş gelmemiş
O sahifeyi hoca düren görmedim

Nimri Dede ne fenadır cehlin libası
Hep ömrü kirletir cehalet pası
Hayat fışkırsa da irfan yaylası
Ben onlardan tek bir giren görmedim



Nimri Dede 1986 yılında yakında bu dünyadan göçeceğini çevresindekilere söylemeye başlar. 14 Ekim 1986'da Onar Köyü'ne gider. Köyün ileri gelenlerine ve muhtarına birkaç gün içerisinde öleceğini ve Şeyh Hasan Onar'ın türbesinin kapı önüne gömülmek istediğini söyler. Nitekim öyle de olur ve 15 Ekim 1986 tarihinde Nimri Dede'nin Hakk'a yürüdüğü haberi duyulur. Naaşı büyük bir cenaze töreniyle kalabalık bir katılım ile toprağa verilerek sonsuzluğa uğurlanır.

Aşık Mustafa Öksüz (Kul Öksüz)


Aşık Mustafa Öksüz (Kul Öksüz)

Çorum’un kırk beş kilometre Güneydoğu’sunda yüksek bir dağ köyü olan Hımıroğlu Köyü'nün Örencikaçağı mezrasında 1 Şubat 1953 tarihinde yoksul bir ailenin yedi erkek ve iki kız çocuğundan ilki olarak dünyaya geldi. Yöresinin ünlü zakirlerinden olan babası Aşık Rıza Öksüz'ün de etkileriyle küçük yaşlarda duvarda asılı olan on iki perdeli saz ile tanıştı. İlkokulu 1967’de Hımıroğlu köyünde tamamladı. Sonraki dönemde, okula devam edemedi. Yoksulluk onu küçük yaşlarda gurbet illere götürdü. 1968’de İzmir’in Narlıdere ilçesine gitti.

Saz derslerini Bayram Bağdatlı, Hüseyin Fil ve Şahin Uz’dan aldı. Sanatın sergilenmesinde Hüseyin Fil’in çok büyük etkisi oldu. Şiir derslerini 1972’de İzmir Narlıdere’de tanışmış olduğu, Sivas’ın Sarkışla ilçesinin Emlek Hüyük Köyü'nden Aşık Hasan Devrani’den aldı. 1977’de Çorum’a yerleşti. Bazı konser programlarına katıldı. 1986’da Hacı Bektaş-i Veli’yi anma törenlerine Çorum’u temsilen katıldı. 1990’da Avustralya’nın Melbourne Kentine yerleşti. Aşıklık geleneğine halen burada devam etmektedir.

Bazı yerel gazetelerde adına yazılar yayınlanan Aşık Mustafa Öksüz'ün geçmiş aşıklarımızla ilgili üç kitap çalışması mevcuttur. Kitap çalışmaları:
1- Alevilikte Saz Şairliği (Yedi Ulu Aşıklar ve Devamı)
2- Anadolu’dan Uzun Yolculuk (Öykü ve Ağıtlar)
3- Aşık Mustafa Öksüz’ün Şiirleri (Kul Öksüz)


FEDAİ BABA
Seher yelleriyle esip gidersin
Gönüllerde gezdin Fedai Baba
Her yaylayı bahar yaz edersin
Arılara bal süzdün Fedai Baba

Aşıklar gönlünde saklıdır sırrı
Er olan eroğlu, erenler pir’i
İki bin yirmi de, Ocak’ın biri
Tarihe not yazdın Fedai Baba

Biz bir yasa düştük, özümüz ağlar
Virane oldu da, gönülden bağlar
Sıra sıra olmuş dumanlı dağlar
Yolumuza dizdin Fedai Baba

Ayrılık meramı söyledik sana
Maziyi hatıra beyledik sana
Hakk’ımızı helal eyledik sana
Kul Öksüz’e nazdın Fedai Baba
  
*Dallıkavaklı Fedai Baba'nın 31 Aralık 2019 tarihinde saat 01.00 sularında ölümünün ardından yazmış olduğu bir şiirdir.

Bu da kendi sesinden bir türkü:



Aşık Rıza Öksüz


Çorum'un Hımıroğlu Köyü'nün Örencikkaçağı mezrasında 1925'de doğdu. Küçük yaşlarda ilgi duyduğu kültüre Cemlerde zakirlik yaparak yıllarca hizmet verdi. 7 oğlu, 2 kızı olmak üzere 9 çocuğu dünyaya geldi. Okuma yazması olan aşığımızın ustası Kavakalan Köyü'nden Aşık Rıza Dede'dir. Yine aynı köyde yetişen Aşık Halil Yeşiloğlu ile uzun süren bir dostluk ve muhabbete sahip idi.

Bir gün Cevizli Köyü'ne ziyarete gelen Aşık Veysel'e bahsedilen Aşık Rıza Öksüz, çaldığı saz sonrası büyük övgüyle karşılaşır. Aşık Veysel: "Parmaklarında iş var, bu elde marifet çok" der. Yaşamı boyunca usta malı deyişleri söyleyerek bu deyişlerin günümüze aktarılmasında katkı sağlayan aşığımızın sazı da çok güçlüdür.

1976 yılında askerde olan ve teskeresine yirmi gün kala bir hastalık yüzünden ölen oğlu onu çok derinden etkiler. Bu durum Aşık Rıza Öksüz'ün geri kalan ömründe derin bir yara olarak kalmıştır. 2000 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır. Aşağıda yazacağımız şiir de hayatını kaybeden oğlu için yazmış olduğu bir şiirdir.


Bir telgraf geldi bir sıra yazı
İçerime düştü bir acı sızı
Gözlerim yollarda gel körpe kuzu
Dön yavrum sılana ağlatma beni

Uçağa bindim de havaya uçtum
Sılamın üstünde ağladım geçtim
Dermanı bulunmaz bir derde düştüm
Gel baba yanıma, gözletme beni

Geldim yavrum sana dinle sözümü
Ağladıkça yaş doldurdu gözümü
Elimden aldırdım körpe kuzumu
Dön yavrum sılana ağlatma beni

Felek bana böyle bir acı saldı
Gül yüzlü yavrumu elimden aldı
Gittin yavrum acın kalbimde kaldı
Dön yavrum sılana ağlatma beni

Gel sabreyle Rıza Hakk'ın yazısı
Kalbim yaralandı bitmez sızısı
Çok görmeyin dostlar yavru acısı
Dön yavrum sılana ağlatma beni


Aşık Mustafa Öksüz'e kaynak olduğu için ayrıca teşekkür ederiz.

Aşık Halil Yeşiloğlu


Aşık Halil Yeşiloğlu

Çorum'un merkez Hımıroğlu Köyü'nde 1924 yılında dünyaya geldi. Küçük yaşlarda cem erkanında olgunlaşmaya  başladı. Ustası Kavakalan Köyü'nden Aşık Rıza Dede'dir. Okur yazarlığı olan Aşık Halil Yeşiloğlu, yaşadığı yörede mütevazi ve olgun kişiliği ile tanınmaktaydı. Yine yörenin bilinen aşıklarından Aşık Rıza Öksüz ile derin bir muhabbete sahipti. Söylemiş olduğu deyişlerin tümünü belleğinden söylecek kadar iyi bir hafızaya sahipti. 26.03.1980 yılında ise yine yaşadığı köyünde bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Aşığımızın bir dörtlüğü:

Gönül gamlı gezme ahu zar edip
Beni gurbet ile gider eyleme
Götürüp de yad ellere yar edip
Her gün figan feryad eder eyleme

Ayrıca Youtube kanalımızda kendi sesinden bir kaydını paylaşıyoruz. Aşağıdaki linkten dinleyebilirsiniz.

Bu konuda bize kaynak olan Aşık Mustafa Öksüz'e de ayrıca teşekkür ederiz.




05 Şubat, 2020

KURBANİ KILIÇ KİMDİR?


Devrin alimi olarak tanınan Merhum Amcam (Esmani Piralioğlu'nun) arşivindeki secerimiz şöyledir. Atalarımız Oğuz Türkmen beylerinden olup Horasanın Hoy Kasabasına gelmişler. Orada bir Seyyide ile evlenen Atamızın bir oğlu oluyor. Adını Emirali veya Mirali-Pirali olarak anıyorlar ki o tarihten bu yana Piralioğlu adile anılan ceddimiz sonra Karsın Sarıkamış ilçesi Selim Bucağına bağlı (İyidir) Iğdır köyüne kazma vurup yerleşiyorlar. İşte ben o soydan ve o köyde 1923 yılında Babam Sümmani, annem Adile'den dünyaya gelmişim. Asıl adım Kurban Ali’dir. İlkokulu sanatçı ve şair olan hocam Ekrem Yağmurdereli'den ders alarak okudum. Köy okulundan Kars'a Ziya Gökalp Okuluna Kurbani Pira- lioğlu adıyla kayıt oldum. Oradaki hocam piyanist, şair ve bestekar Mırto Kemal'di. Bu okulu bitirinceye kadar teyzemin kocası Aşık Dursun Cevlani'nin evinde okudum saz ve aşıklık geleneklerini ondan öğrendim. Hepsine de Tanrı'dan rahmet dilerim. Ortaokulda hocam tarih ve edebiyatçı halen Prof. olan Fahrettin Kırzıoğlu idi. Bana şiirde yön göstermesi bakımından şükran ve hürmetle anarım.

Orta okuldan sonra ticari hayata atıldım. 1946 da asker oldum. Terhisten sonra bankaya muhasebe müdürü oldum. Köy Kalkındırma Derneği Başkanı olarak bir heyetle Ankara'ya geldiğimde arkadaşlarım ısrarla Trt'den sesimi hemşehrilerime duyurmamı istediler. Şimdi avukat olan Ali Kaya beni Muzaffer Sarısözen'le 1951 Mayısında tanıştırdı. Sesimi dinleyen Muzaffer Sarısözen'in "Seni Radyo Kadrosuna alayım ne dersin?’’ sözüne teşekkür ettim. Bankacı olarak kalacağımı söyledim. Bunun üzerine benden elli eseri taş plaklara aldı. Bunlar arasında dört tanesini Trt sazları eşliğinde 1951 Mayıs ayında bana canlı olarak okuttu ki bu dört eserim benim dünyaya sesimi duyuran ilk eserlerimdir. Bunların adı; Üç kız bir ana - Memocan - Al alma gönûl alma - Kağızmana ismarlarım'dır. Sonuncusunu Barış Manço aldı, kendine maletti, bizi anmadı. Radyoya verdiğim 120 eserim yurt içinde ve yurt dışında yayınlanan 150 şiirimin bir çoğu ödül kazanmıştır. Ancak iki bin kıta şiirim basılacak duruma gelmiştir. Ödüllerimin ikisi devletimizce verilmiş resmi ve milli ödüllerdir.

1965-1967-1969 tarihlerinde sanat elçisi olarak yurt dışı gezilerim ve başkanlığını yaptığım folklor gösterilerimizde ayrı ödüller kazandım. Unesco'da iki eserim mevcuttur. Yabancı dile çevrili iki şiirim vardır. Biri Barışalım diğeri insanlığa nasihattır. 40 yılda otuz dernek ve cemiyet kurup yöneticiliğini yaptım. Büyük çapta şölen ve geceleri bizzat tertipleyerek büyük takdir ve taltifler gördüm. Bunlardan biri 1967'de spor ve sergi sarayında yaptığımız eşine rastlanmayan H.B.V. gecesidir. 1965'de bağımsız 1967'de Birlik Partisi'nden olmak üzere iki kez milletvekili adaylığımı koydum, 1965 seçimlerinde benimle aday olan otuz bağımsız adaydan General Madanoğlu da dahil hepsinden yüksek oy aldım. Bu Akıs Mecmuasinda Metin Toker'in yazısında belirtilmiştir. 

Sözlerimi şöyle bitirmek isterim: Bizler bu ülkenin öz evlatlarıyız. Bizim hep gücümüzden yararlanmak istediler. Kullandılar. Gücümüzü kendi adımıza kullanmamızı hep önlediler. Onun için bizi bölüp parçaladılar. Aramıza nifak soktular. Kendi menfaatleri uğruna iftiralarla, entrikalarla bizi etkisiz bıraktılar. Ben yetmiş yıl bu ülkede ön saflarda uğraş veren ve milletim için çalışan bir kişi olarak büyük sözü dinleyenlere diyorum ki; hak verilmez alınır, Gelin birleşin!. Hakkınızı alın! Büyüklere hürmet ile: küçüklere şevkat ile: Azim ile sadakat ile: Gelin Cem'de Cem olalım. Birleşir hem dem olalım. Selam ve sevgilerle!
Yıl: 1992

Bu arada ozanımız 1 Temmuz 1923 yılında dünyaya gelmiştir. 26 Nisan 1996 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır. Kendisini saygı ve özlemle anıyoruz.

ALİ EKBER ÇİÇEK: CAHİLDEN UZAK DUR, KAMİLE YAKIN


1935 yılında Erzincan Ulular köyünde dünyaya geldim. Dar gelirli bir çiftçi ailesinin üç oğlundan biriyim. Babamı 1939 Erzincan depreminde kaybettim. Bağlama çalma hevesim aileden gelme bir kabiliyettir. Üç kardeştik. Evimizde bir tek bağlama vardı, ben kardeşlerimin en küçüğü olduğum için bağlamayı ancak kardeşlerimin meşgul olduğu veya yemeğe oturdukları zamanlar bağlamayı alır çalmaya başlardım.

Çocukuğumda dedelerin cemlerinde ve toplantılarında bulunur, onların nasihat ve deyişlerini büyük bir alaka ve saygı ile dinler, onlardan bir şeyler öğrenmek isterdim. Nitekim benim yetişmemde o zamanın dedelerinden Potik İsmail ve Eyüp dedelerin çok yardımı ve irşadı olmuştur. Az bir sürecinde Erzincan'da kaldım. Henüz dokuzyaşına gelmiştim ki, artık gurbete çıkmak, dolaşmak, insanlarla tanışmak, sazımı ve sesimi dinletmek istiyordum. Bu arzu ve hevesle Erzincan’dan İstanbul’a halalarımın yanına geldim. İstanbul’da kısa zamanda sanat çevresine girdim ve bir birinden değerli kişilerle tanıştım, onların sohbet ve irşatlarından istifade ettim. Bu zatlardan Neyzen Tevfik, Sadi Yaver Ataman, Necati Başaran, Davut Sulari, Malatyalı Süleyman Elver, Aşık Beyhani, Şemsi Yastıman, Bayram Aracı, Aşık Dursun Cevlani, Nida Tüfekçi, Ahmet Yamacı, Urfalı Cemil Cankat, Zaralı Halil, Erzincanlı Salih Dündar, v.s. gibi zatlarla sohbet ve muhabbetlerimiz oldu. Bu zatlar bana çok yakın ilgi ve sevgi gösterdiler, beni tebrik ve teşvik ettiler.

1949 yılın-da Ankara'ya gittim. Ankara Radyosuna gittiğimde o zaman Muzaffer Sarısözen’i ziyaret ettim. Elinde büyük bir saz, karşı küçük bir çocuk görünce, rahmetli bana, "Delikanlı sen saz mı çalıyorsun, nerden geliyorsun, nerelisin? “ dedi. Ben de o zamanki çocukluk haleti ruhiyemle kendimi anlatmaya çalıştım. Beni dinledi, çok beğendi ve ilgi gösterdi, beni radyoda okutmak istediğini söyledi ve Yurttan Seslerin canlı programında ilk olarak Türkiye radyolarından halkıma sazımı ve sözümü dinletme fırsatını buldum. O gün programda Pir Sultan’dan bir deyiş okudum (Benden selam söyle ol güzel şah'a/Kurduğu yollara gitmiyor talip). Çalıp okumam çok çok beğenildi, programdan sonra Muzaffer Bey'e birçok telefon edilmiş ve beni sormuşlar ve tekrar okutmasını rica etmişler. Bunu takip eden yıllarda İstanbul'un en güzide ve en güzel yerlerinde birçok konserler verdim. 1960 yılında askerlik görevim bitince İstanbul Radyosu'na müracaat ettim. Beni radyoya kadrolu sanatçı olarak aldılar.

İlk olarak 1965 yılında yurt dışı konserlere gittim. Almanya’da, Belçika'da, Hollanda'da, Fransa'da çeşitli resitaller verdim ve çok beğeni ve takdir topladım. 1980 yılında Almanya eski başbakanlarından Willy Brand'ın himayelerinde yapılan bir konser için Almanya'ya davet edildim. Almanya'da beş yerde özel ve ciddi konserler verdim. 1983 yılında Amerika'daki Kolombiya Üniversitesi'nin özel bir daveti üzerine bu ülkeye gittim. Burada öğretim üyelerine bir resital verdim. BU konserim çok büyük ilgi gördü ve konserime ait bir de uzunçalar dolduruldu. 1990 yılında yine Amerika'daki Teksas Üniversite'sinin özel daveti üzerine bu ülkeye gittim. Bu gezimde Teksas, Mişigan, Kanada'da konserler verdim. Sanatla ilgili birçok bilim adamı ile tanıştım, çok çok beğeni ve takdir topladım. Tabii bu Türkiye’miz açısından da çok büyük bir müsbet propaganda oldu. Daha doğrusu evvelce bizler hakkında yalan yanlış edinilen menfi bilgileri ortadan kaldırmış ve hakiki milli musikimizi ve felsefemizi buralarda anlatmak fırsatını bulmuştum.


Bugüne kadar gerek kendi ve gerekse diğer yörelerden altmışa yakın ezgi derledim. Derlemelerimin hepsini kendim sazımla çalıp okudum. Önemle üzerinde duracağım bir hususu belirtmek isterim: Ben Ali Ekber Çiçek olarak okuduğum bü-tün ezgilerde gönül şehrinde bü-tün kainatın tek vücut olmasını, din, dil, ırk, mezhep, inanç farkı gözetmeksizin yüce kitabımız Kuran'da belirtilen "Yaratılmışların en mükemmeli’’ olan insanı tanımayı, insan sevmeyi, insana hizmet etmeyi gaye edinmiş, hiç bir kimseyi aşağı görücü, taan edici ve ayırıcı değil, aksine her insanı seven ve onlara birlik ve beraberliği öğütleyen bir tutum ve davranış içinde bulunmuşumdur. Gerçekleri göstermek, gerçeğe kavuşmak ve gerçeği olduğu gibi insanlara anlatmak için çalışmış bir sanatçıyım. Cahilden uzak, Kamil'e yakın oldum, büyüklere saygı ile, küçüklerime sevgi ile yaklaştım, konuşulan her kelamı ibadet gibi dinledim, kimseyi acizlik ve bilgisizlikle itham etmedim, elini bana bir uzatana iki defa uzattım, kendi noksanlarımı ariflerin güzel söz ve davranışları ile tamamlamaya çalıştım, velhasıl toplumumuza verilecek en güzel hizmeti yaptığım kanısındayım. İşte bu duygu ve davranışla benim vefalı ve aziz halkım beni bağrına bastı, beni sevdi ve beni dinledi ve takdirlerini gösterdi. Bugüne kadar hizmet ettiğim yolda asla ve asla bölgecilik, bölücülük, doktirincilik gibi safsatalar peşinde koşmadım. Bu sebeple beni Trabzonlu'm da, Edirneli'm de, Karslı'm da, İzmirli'm de velhasıl yurdumun Güneylisi de, Kuzeylisi de, Batılısı da, Doğulusu da büyük bir takdirle dinledi ve sevdi. 

Ayırıcı değil birleştirici, hoşgörülü, hak ve hakikati sazım ve sesimle deyişlerimle topluma vermek gayesi ile sanat yaptım. Bir Alevi çocuğu olarak, toplumda yanlış anlamalara sebep olan, birliği ve bütünlüğü bozan, inkarcı ve çıkarcılar gibi değil, gerçek felsefemizi anlatmaya çalıştım. Bu icraatım süresince şahsıma hiçbir maddi menfaat sağlamak veya insanların duygularını sömürmek gibi bir yanlışlığa da meydan vermedim. Yine tekraren arz ediyorum: Tek ve yegane gayem bugüne kadar toplumuza yalan yanlış verilen ve bu yüzden menfi bir propaganda malzemesi yapılan, gerçek olmayan mevzuların, gerçek felsefemizi bütün hakikatleri ile anlatarak bu menfi imajı kaldırmak olmuştur. Bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün kutsal kitaplara, inançlara saygılı kalarak dört kapıyı ve kırk makamı anlatmaya çalıştım. İkiliği değil birliği, yek vücut olmayı prensip edinen felsefemizin özünü dile getirdim. Sözümü kısa bir kelamla bağlamak istiyorum: Cahilden uzak dur, kamile yakın ol, riya ve münafıklık olan yerde durma, ayırıcı değil birleştirici ol, her yerde söz söyleme, dinlemesini bil, evvela gerçekleri kendinde ara ve bul, insanı tanımak istiyorsan evvel kendini tanı. Bu vesile ile benim aziz ve muhterem halkımı kalbi hislerimle, en derin sevgilerimle, en derin saygılarımla selamlıyorum.

21 Ocak, 2020

ŞİMDİ O CEZADAN, BİR KÖYÜN KOCA ORMANI VAR


Gözümüz gibi baktığımız bir orman var, bizim köyümüzde, az alanda bir yerde. Köyde Abdurrahman diye bir adam var. İşte daha evvel katil olmuş deli dolu bir adam. Kimse ona bir şey diyemiyor, korkuyordu. Abdurrahman gece ormandan dört tane ağaç kesip gelirken, biz gençler gördük onu. Abdurrahman'a kimse bir şey diyemiyor. Sen ağaç kestin diyemiyor. 

Bir sene köyde Abdal Musa lokması yapıldı. Köyümüzün epey büyük cem evi vardı. Abdal Musa lokmasına halk toplandı bayağı da kalabalıktı. İsimlerini hiç unutmuyorum arkadaşların; Kel Mehmet, Kasım, Haydar bir de ben oradayız, Abdurrahman Emmi'de geldi oturdu oraya, böyle kaba kaba oturuyor. Kalktık biz, ben önder oldum, dededen müsade isteyerek dedeye: "Abdurrahman Emmi'den davacıyım" dedim. Dede: "Burada mı Abdurrahman Çavuş" dedi. Lakap olarak çavuş derlerdi. O böyle kaba kaba kalktı ve "Buradayım dede" dedi. Dede: "Abdurrahman Çavuş yola gel dedi, özünü dara ver. Bu genç çocuklar, davacı" dedi. O yine kaba tavrıyla kalktı geldi. İşte yarı becerir, yarı beceremez haliyle niyaz bende oldu. "Ne yapmışım" dedi. Dedim ki: "Şahitleri de var Abdurrahman Emmi'yi bizim köyün korusundan gece meşe ağaçlarını keserken gördük." Abdurrahman Emmi: "Dede yaptım, kestim" dedi. Dede: "Ey canlar! Abdurrahman Özlük  o da benim sülalemden birisi, ormanımızdan ağaç kesmiş gelmiş. Bunun cezası ne olsun? Ne olmalı? Orada halk kendi arasında toplantı, sohbet etti. 90 yaşında ki Tutuyan Ebe'yi sözcü olarak seçtiler.

Tutuyan Ebe: "Oğul oğul bunun cezası ne olsun biliyor musunuz? Cezası dağın göğsünde boş bir alan var, o alana meşe palamudu diksin" dedi. O koca adam büküldü "eyvallah dede" dedi. Çünkü o bir koç kes, bir koyun kes denmesini bekliyordu, şaşırmıştı. 1959 yılında Abdurrahman Çavuş ile köy halkı birlik oldu ve dağın göğsüne 10-15 çuval meşe peliti dikildi. Şimdi o cezadan bir köyün koca bir ormanı var...

Anı Keskinli Aşık Haydari'nin 1999 yılında Ayhan Aydın ile yapmış olduğu söyleşidendir. Biz bazı kısımları düzenleyerek sizlere sunduk. 

YAZI ARŞİV