Yayınlar

20 Ağustos, 2026

Derviş Kemal ile Feyzullah Çınar'ın Bir Anısı

 


O dönemde Uzun Köprü Ceza Mahkemesi'nde zabıt katibi olarak çalışıyordum. Bir gün önüme bir dava dosyası geldi; pasaport kanununa muhalefet suçundan yargılanan biriydi. Dosyayı açtım, nüfus kayıtlarına ve kimlik bilgilerine baktım. "Feyzullah Çınar, Sivas, Divriği, Çamşıhı Köyü..." yazısını görünce gözlerim açıldı. İsim ve memleket bilgilerine dikkat ederdim.

Feyzullah Çınar’ın sesine ve deyişlerine hayranlığım bambaşkaydı. O an ona yardım etmem gerektiğini hissettim. Hemen bir mektup yazdım; durumu izah ettim, eğer duruşma günü gelebilirse bu işi ucuz atlatabileceğimizi söyledim. Mektubun altına da merakıma yenik düşerek, o dönemin şartlarında cesurca bir soru işaretiyle "Alevi misin?" diye bir not düştüm.

Aradan bir hafta geçmeden adliyedeki arkadaşlar "Kemal abi, mektubun geldi!" diye bağırdılar. Mektubun üzerine kimse bakmamış. Zarfın üzerinde gönderen kısmında "Feyzullah Çınar - 24 Ayak Kızılbaş" yazıyordu. O zarfın üzerine bu ifadeyi yazmak, o dönemde büyük bir cesaret isterdi.

Mektubu okudum; Feyzullah, duruşmadan bir gün önce geleceğini yazmıştı. Dediği gibi de geldi. O gece bizde kaldı, önünde de yazı-mazı yok değişik makamlarda kaç tane deyiş söyledi, bizler tutulduk.

Duruşma günü gelip çattığında, Feyzullah ile birlikte hakimin yanına çıktık. Tesadüf bu ya, 30 yıllık meslek hayatımda ilk defa o gün orada bir Alevi hakimle karşılaştım.

Feyzullah’ı hakimin yanına götürdüğümde hakim gayet nazik davrandı, aralarında insani bir muhabbet geçti. Hakimin "Kemal, sen ne yazacağını bilirsin" demesiyle dosyayı hazırladım; Feyzullah'a suçuyla ilgili soruları sordum, gerekli savunmaları yaptık ve nihayetinde hakim 30 lira para cezası ve tecil (erteleme) kararıyla davayı kapattı.

Bu metin, Ahmet Koçak’ın 2008 yılında Derviş Kemal Baba ile gerçekleştirdiği söyleşide, Derviş Kemal Baba’nın Feyzullah Çınar’a dair anlattığı bir anıdan alınmıştır. Anlatımın daha anlaşılır olması amacıyla Derviş Kemal Baba’nın özgün üslubu korunarak metin tarafımızca akıcı hale getirilmiştir.

Fotoğraf: Derviş Kemal Feyzullah Çınar ile birlikte.

Fotoğraf ve Röportaj Kaynak: Ahmet Koçak

İbrahim Çatalgöz (Kör İbo - Kaki İwik) Kimdir?

 


1932 yılında Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Bozlar (Gonig) köyünde doğan İbrahim Çatalgöz, halk arasında “Kör İbo” ve “Kaki İwik” lakaplarıyla tanınan, Alevi-Bektaşi geleneğinin güçlü bir temsilcisidir.

Doğuştan görme engelli olan Çatalgöz, bu durumu hiçbir zaman bir engel olarak görmemiş, aksine duyarlılığı ve çevresine olan algısıyla hayranlık uyandırmıştır.

Kültürel ve inançsal mirasını müzikle buluşturarak aktaran aşık, özellikle “dede sazı” ile çaldığı deyişler ve nefeslerle Alevi halk müziğinin önemli taşıyıcılarından birisi olmuştur.

İbrahim Çatalgöz, sazını geleneksel biçimin dışında, yatırarak çalar ve mızrap yerine uzattığı tırnaklarını kullanırdı. Bu kendine özgü çalma tarzı, ustalıkla yorumladığı eserlerle birleşince, onu yalnızca bir halk ozanı değil, aynı zamanda bir müzik ustası konumuna taşımıştır. Büyük ozanlardan Mahzuni Şerif’in dahi onun perde tutuşunu ve çalma biçimini takdir ettiği bilinir.

Görme engelli olmasına rağmen doğaya, zamana ve çevresine dair olağanüstü bir farkındalık geliştirirdi. Oğlunun anlattıklarına göre, yayla yollarının her mevkisini tanır, bir ağacın gölgesinden yönünü bulur, saatleri yalnızca çevresel seslerden tahmin ederdi. Bu yönleriyle hem ailesinin hem de çevresinin büyük saygısını kazanmıştır.

Sanatında aşk, inanç, toplumsal adalet, insan sevgisi ve hakikat arayışı gibi temaları işleyen Çatalgöz’ün eserleri, özellikle Alevi-Bektaşi inanç sisteminde önemli bir sözlü kültür taşıyıcılığı yapmıştır. Müziği sadece bir icra aracı değil, aynı zamanda kültürel hafızanın canlı bir sesi olmuştur.

İbrahim Çatalgöz, 2015 yılında bedenen aramızdan ayrılmıştır

Aşık İsmail Nar Kimdir?

 


Halk ozanı İsmail Nar, ne yazık ki dün bedenen aramızdan ayrıldı. 1940 yılında Sivas’ın Kangal ilçesi, Karanlık köyünde dünyaya gelen İsmail Nar, küçük yaşlarda bağlama çalmaya başlayarak kendini yetiştirdi. Daha sonra Ankara’da kamu görevlisi olarak görev yaptı. Ozanlık geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Nar, kendisi gibi halk ozanı olan oğlu Kamber Nar’ın da ustasıydı.

Uzun yıllar dernek başkanlığı yaparak halk kültürüne ve aşıklık geleneğine büyük emek verdi, yaşamı boyunca kültürümüze her alanda hizmet etti. Haziran 2026 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Geride bıraktığı eserleri, yetiştirdiği isimler ve kültürümüze kattıklarıyla daima hatırlanacaktır.

Devri daim, mekanı gönüller olsun.

Rıfat Ilgaz’ın Sivas Acısı: “Bu Bizim Ayıbımız…”

 


Madımak Oteli'nde katledilen 33 aydın arasında, Rıfat Ilgaz'ın edebiyat yolundaki en kadim dostu, onun eserleri üzerine inceleme kitapları yazmış olan yazar ve eleştirmen Asım Bezirci de vardı. Ilgaz, katliamdan sadece bir hafta önce Ankara'da bir ödül töreninde Metin Altıok, Behçet Aysan ve Asım Bezirci gibi isimlerle bir aradaydı. O gençlerin ve can dostunun yakılarak öldürüldüğünü duymak onu kelimenin tam anlamıyla yıkmıştı ve bu acıya bedeni sadece 5 gün dayanabildi.

Oğlu Aydın Ilgaz'ın, Sivas Katliam haberinin ardından babasının evinde derin bir sessizliğe büründüğünü ve ölmeden kısa süre önce de şu tarihi tespiti yaptığını anlatır:

"Bak Aydın; firavunlar piramitlerin içindeki tabletleri kırdılar. İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'in ordusu bütün kütüphaneleri paramparça etti. Ama dünya insanlık tarihinde hiçbir zaman düşünürler, yazarlar, aydınlar bir binaya toplanıp, üzerlerine benzin dökülerek yakılmadı. Bu bizim ayıbımız..."

Rıfat Ilgaz, bu büyük acıya sadece 5 gün dayanabildi. 7 Temmuz 1993'te İstanbul'daki evinde, kalp krizi geçirerek bedenen aramızdan ayrıldı. Edebiyat dünyası, onun ölümünü tıbbi nedenlerin ötesinde "Sivas'ın acısına dayanamayan bir kalbin duruşu" olarak kabul etmiştir.

Rıfat Ilgaz'ın cenazesi, tıpkı hayattayken olduğu gibi ölümde de ayrılmak istemediği dostu Asım Bezirci'nin yanına defnedildi. Bugün her ikisi de İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı'nda yan yanadır ve her yıl Temmuz ayında dostları her iki mezarı da birlikte ziyaret ederek anmalarını gerçekleştirirler.

"Yaşamla ölümün bir anlamı kalmadı. Her şey yalama oldu! Artık hiçbir şeye inanmıyoruz..."

Fotoğrafta yer alan üç büyük değerimiz Rıfat Ilgaz, Tarık Akan ve Kemal Sunal'ı büyük özlem, saygı ve sevgi ile anıyoruz!

Ozan Mihneti Kimdir? (Vehbi Polat)

 


Asıl ismi Vehi Polat olan Ozan Mihneti, 1948 yılında Cılavuz Köy Enstitüsü’nden mezun olur. Ömrü boyunca da Anadolu’nun en ücra köylerinde öğretmenlik yapar. Sadece öğretmenlikle kalmaz, köylüye rehber olur, birlikte çalışır. Yol yapar, su getirir, okulları yeniler, köylülerin yıkılmış evlerini tamir eder, ekime biçime destek çıkar. Okuma yazma bilmeyen 70’ine gelmiş insanlara okuma yazma öğretir.

Vehbi Polat; haklarından yoksun edilmiş, kişiye kul olmuş, binlerce ezilmiş yürekler acısı yaşantıyı ve direnişe tanık olmuştur. Muhlis Akarsu’nun da çok bilinen türkülerinden olan Sivas’tan Çıktı’da İş Arıyordu türküsünün de söz yazarıdır. Kendi anlatımından kısa bir paragrafı da ayrıca paylaşalım:

"İki evlek, babamdan kalma tarlayı da sattık, geldik Ankara’ya. Ünlü yurt dışına taşmış bizimkilerden biri ile tanıştık… Burası piknik, orası tavukçu, iliman liman, kalem derken temizinden bin liram gitti… Ankara’da günlük bir gazetede tefrika edilen romanım üç gün çıktı beş gün çıkmadı…"

Ömrümde bir kere etek öperek
Kayırma yolundan mevki kaparak
Görevim başında dalga yaparak
Yan gelip sırt üstü yatmış değilim

Ozanımız 1993 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır. Kendisini saygı ve büyük özlemle anıyoruz!


Aşık Mihneti Baba

Edibe Sulari Yaşıyor

 


Davut Sulari’nin, aşık atışmalarında doğaçlama söylenen ve tekrarlanması bir daha mümkün olmayan sözlerini kaydetme görevi Edibe’dedir. O bu yolda babasının “katibesi” olmuştur ki Davut Sulari de kızına “Katibem” diye seslenmektedir artık.

Edibe elinde kağıt kalemle dolaşmaktadır ve üstlendiği görev çok önemlidir. Babasının türkülerinin bugüne aktarılmasında en büyük katkı ona aittir.

Fotoğraf ve Metin Kaynak: Berrin Sulari ve Madımak Hafıza Merkezi.

Sulari Baba’nın el verdiği kızı Edibe Sulari, henüz 40 yaşındayken Sivas Katliamı’nda yobazların alçak saldırıları sonrası bedenen aramızdan ayrıldı. Dünün, geleceğindir. Bu yaşananları çocuklarına anlat ve asla unutma!

Abuzer Karakoç'un Kendi Anlatımından

 


Bizi cahil, saz çalmaktan başka bir şey bilmeyen adamlar sanıyorlar. Oysa ben Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü mezunuyum. Benim esas branşım viyolonseldir (çello). İyi derecede piyano çalarım, keman çalarım. Batı müziğini de, klasik müziği de, Mozart'ı da Beethoven'ı da gayet iyi bilirim, eğitimini aldım.


Ama ben kendi özümü, kendi kültürümü seçtim. Ben Pir Sultan'ın, Karacaoğlan'ın, Aşık Veysel'in yolundan gitmeyi, halkımın dertlerini o 'kara düzen' dedikleri sazımla anlatmayı tercih ettim. Bu bir tercih meselesidir, cahillik değil.

O yıllar polis tarafından aranıyordum. Konserlere gizli gidiyor. Konser bitiminde kaybolmak zorunda kalıyordum. Saklanmak ve sürekli yer değiştirmek, tutuklanmak korkusu vb. nedenler yüzünden bir türlü yeterli ve gerekli yer ve ortam bulamadım. Yeterince çalışma olanağım olmadı. Sonra 12 Eylül 1980 darbesiyle gelen toplam 5 yıl 4 aylık hapis, çalışmalarımı tümü ile kesintiye uğrattı. Söylediğim türkülerden dolayı 1980 Şubatı'ndan 1983'e hapis, sonra birkaç aylık özgürlük ve yeniden 1986 sonuna dek hapis. 1987 başında davalarım sonuçlandı. Hepsinden aklandım. Ama olan bana ve müzik çalışmalarıma oldu: Ben kan kanseri
oldum, müzik çalışmalarım aksadı.

Bu hastalık (lösemi) bana durduk yere gelmedi. Bu bana 12 Eylül'ün hediyesidir. Mamak zindanlarının rutubeti, gördüğümüz işkenceler, betonlarda yatırılmalar işledi ciğerimize. Bedenimizi orada çürüttüler. Bizi sadece hapsetmediler; düşüncelerimizi vurmak, sesimizi kısmak istediler. Ama bak, ben Paris'te bir hastane odasında da olsam, sazım duvarda asılı. Ölsem de türkülerim susmayacak.

Yener Süsoy'un Virgülüne Dokunmadan Kitabındaki Abuzer Karakoç röportajından bir kesittir.

Ozan Mehmet Koç Kimdir?

 


1946 yılında dünyaya gelen ve babasının çok iyi saz çalmasının da etkileriyle henüz dört yaşındayken bağlama çalmaya başlayan Mehmet Koç, tam 70 yıldır bu toprakların sesini, acısını ve umudunu teline döken adeta yürüyen bir kütüphanedir.

Sanat yolculuğunun en özel dönüm noktalarından birini usta sanatçı Ruhi Su ile yaşayan ozan, kendisinin büyük desteği ve teşvikiyle ilk plağını çıkarmış, sonrasında da Ruhi Su ile birlikte birçok konserde aynı sahneyi paylaşmıştır.

1955 yılından itibaren Aşık Veysel, Aşık İhsani, Aşık Mahzuni Şerif, Muhlis Akarsu, İsmail İpek, Nesimi Çimen ve Aşık Daimi ve daha nice geleneğin devleriyle; ilerleyen yıllarda ise Rahmi Saltuk, Sadık Gürbüz ve usta yorumcu Selda Bağcan gibi dönemin gür sesleriyle omuz omuza yürüyerek sayısız turnede, festivalde ve kitle etkinliklerinde yer almıştır.

Değerli sanatçı Abuzer Karakoç ile kuzen olan ve bu güçlü kültürel mirası aile bağlarıyla da taşıyan Mehmet Koç, 1968 ile 1980 yılları arasındaki o siyasi fırtınalı dönemde toplumsal mücadelenin tam merkezinde yer almıştır. İnandığı değerleri sanatı aracılığıyla savunmaktan geri durmadığı için bu süreçte onlarca defa kovuşturmaya uğramış, defalarca gözaltı ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Eğilmeyen dik duruşu, tükenmeyen üretkenliği ve Anadolu kültürüne kattığı tüm eşsiz değerler için Mehmet Koç’a büyük bir parantez açıyor, saygılarımızı ve selamlarımızı iletiyoruz. İyi ki varsın büyük usta!

Asaf Koçak'ın Ardından...

 


2 Temmuz 1993. Telefon çaldı. Açtım. Çok uzaktan geliyordu, taş plağın cızırtısıydı sesi. Asaf Koçak: "Madımak Oteli'ndeyiz. Olaylar var, bilesiniz" diyordu. Olaylar büyüdü, büyüdü. Asaf Koçak, Yerköy'de, çocukluğunda misket için kuyu kazdığı topraklarda...

Annesi Arife Koçak, "Bir cigara da bana verin" diyor. Üfürüyor. Duman; çöp adam oluyor, çizgi oluyor, Asaf'ı getiriyor.

Küçüklüğünde, eve misafir gelirdi. Bir köşeye sinerdi. Ders çalışır bilirdim. Meğer, misafirlerin resmini yaparmış. ‘Oğlun cin mi çiziyor.’ derlerdi. Kızmazdım, gizli çizerdi.”

Arife ana, geçmişle mi hesaplaşıyordu?

“A oğlum, öğretmen oldun. Al bir öğretmen, evlen. Derdi, ‘Ana, hala beni tanımadın.’ Kucağıma dayanırdı. Ondan bir kötülük görmedim. Ne bilirim. Hepsi yalan oldu, gitti. Vay vicdansızlar, vay kafirler. Camiden çıkıyor, can yakıyorlar…”

En saklı gizlerini anlattığı yeğeni Beyhan Koçak, Yerköy’e son gelişini anlatıyor:

“Geceleri gelirdi Yerköy’e. Sabaha kadar oturur, kalır, sonra da giderdi. Yadırgarlardı onu. Son gelişinde, tersini yaptı. Sakalı ve fötrü ile çarşıda dolaştı. Hiç çekinmedi. Bir yandan da kendisini garip garip izleyenlere gülüyordu, “Seyredin, bana nasıl bakıyorlar” diye. Sonsuz sevgisi vardı. Yerköy’deki ilkokul, mahalle arkadaşları ile ilgisini hiç kesmedi.”

Yaşamla dalga geçti Asaf. Ölümün soğukluğunu da ilk Sivas’ta tatmıştı. Çetinkaya’da öğretmendi. Bebekleri, o gün demiryolunun kenarından kömür aşırmamışlardı onun için. Soğuk, derme çatma öğretmen evinin duvarına yapışmış, gitmiyordu. Asaf Koçak’ı uzun bir uykuya çağırdı doğa. Donma noktasına gelmişti ki, öğretmen arkadaşları kurtardı. Ne bilsinlerdi ki, yıllar sonra Asaf’ı, ateşler alıp götürecek?

4 Temmuz 1994 Cumhuriyet Gazetesi Işık Kansu Haberi


Asaf Koçak’ın ailesi. Önde ise, adını amcası Asaf Koçak’tan alan ve amcasını hiç göremeyen bebek Asaf Koçak.

Bir Ali Ekber Çiçek Röportajından Kısa Kesitler

 


Ali Ekber Çiçek’in 1980’li yıllardaki bir gazete röportajından sizin için derlediklerimiz:

"Evlerinde bulaşık, çamaşır yıkarken halk müziği mırıldanan hanımlar, Hilton'a veya başka yere gidince, klasik müzik tutkunu olup çıkıyor."

"Bu saz bize öyle şeyler öğretiyor ki… Hiç kimseyi rahatsız etmemeyi, hakkı olmayana gönül vermemeyi… İnsana, tabiata önem vermeyi öğreniyoruz. İşte, bunlara önem vere vere de, maddeyi bir tarafa atarız. Bizler, yıllar geçtikçe daha mütevazı, karşısındaki insanın derdini bir bakışta anlayabilecek nitelikte insanlarız.”

"Arap değiliz, Yunanlı değiliz, Türküz ve Türk
müziğini icra etmeliyiz."

"Hep benim parçalarımı okuyorlar, plak yapıyorlar. Biz onları ne çileler çekerek derleyip getirdik. Sofraya koyuyoruz. Biz daha bir kaşık almadan bakıyoruz ki, tencerenin dibi gözükmüş. Hep biz bu halka verdik. Hiçbir şey alamadık. Ama, ben şahsen huzurluyum. Devamlı suçu da kendimde ararım. Hani bir atasözümüz vardır: ‘Ayağın taşa değerse, kalbini yokla’ derler. Dertlerin başka türlü tedavisi de yoktur…”


Bütün ev işlerini yapmaya çalışıyorum. Bazı yemekleri yapmayı artık öğrendim. Örneğin, en iyi yaptığım yemeklerden biri orman kebabı… Her şeyin güzel olmasını isterim. Erkeğin ev işi yapması biraz ters gibi geliyor ama, ben eskiden beri severim. Bir şeyler yapmak istiyorum. Biraz da iş başa gelince öğrenmeye başladım. Günler beyhude geçiyor. Ama hep iyi olmasını düşündüğüm için beni mutlu ediyor. Yalnızlık iyi bir şey değil."

YAZI ARŞİV