Yayınlar

28 Mart, 2026

Hasret Gültekin Kimdir?

 


Hasret Gültekin, 1 Mayıs 1971’de Sivas’ın İmranlı ilçesinde, Koçgiri kültürünün köklü geleneği içinde dünyaya geldi. Alevi-Bektaşi inancının, sözlü edebiyatın ve ozanlık geleneğinin güçlü biçimde yaşatıldığı bu coğrafya, onun hem sanatını hem de hayata bakışını derinden şekillendirdi.

Bağlamayla henüz 6 yaşında tanıştı. Çocuk yaşta başladığı bu yolculukta, yalnızca bağlama çalmayı değil; üretmeyi, yorumlamayı ve anlatmayı da öğrendi. Çocuk yaşta usta ozanların bulunduğu ortamlara girerek kendini geliştirdi; bu erken temas, onun müziğinde hem teknik hem de duygusal derinlik oluşturdu.

Eğitim hayatına İstanbul’da devam eden Gültekin, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde öğrenim gördü. Ancak müziğe olan tutkusu, onu akademik eğitiminden uzaklaştırdı ve genç yaşta okulunu yarıda bırakarak tüm yaşamını sanata adadı. Onun için müzik, bir meslekten öte, bir varoluş biçimiydi.

Henüz 16 yaşındayken yayımladığı ilk albümü “Gün Olaydı”, bu erken olgunluğun en güçlü göstergesi oldu. Ardından gelen “Gece ile Gündüz Arasında” ile bağlama icrasında yeni bir anlayış ortaya koydu. Özellikle şelpe tekniğine getirdiği özgün yorum, onu kısa sürede farklı bir noktaya taşıdı. 1991 yılında yayımladığı “Rüzgarın Kanatları” albümü ise kendi tanımıyla “ilerici müzik” anlayışının zirvesi olarak kabul edildi.

Hasret Gültekin, genç yaşına rağmen birçok usta isimle aynı ortamı paylaşmış, birlikte çalışmış ve müzikal birikimini bu güçlü çevre içinde geliştirmiştir. Başta, Nesimi Çimen, Ozan Emekçi, Ali Nurşani, Musa Eroğlu, Arif Sağ, Talip Özkan ve Haydar Acar olmak üzere pek çok önemli ozan ve sanatçıyla aynı sahnelerde yer almış, bazı projelerde doğrudan birlikte üretim sürecine katılmıştır.

Sanat hayatı boyunca yalnızca kendi albümleriyle değil, birçok sanatçının çalışmalarında müzik yönetmeni ve icracı olarak da yer aldı. Farklı enstrümanlara hâkimiyeti ve yenilikçi yaklaşımıyla dikkat çekti. Geleneksel deyiş formunu korurken, çok sesli düzenlemeler ve farklı müzik anlayışlarını bir araya getirerek halk müziğine yeni bir soluk kazandırdı.

2 Temmuz 1993 tarihinde, Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında bulunduğu Sivas’ta, tarihe Sivas Katliamı olarak geçen olaylarda Madımak Oteli’nin yakılması sonucu 33 dostuyla birlikte yaşamını yitirdi. Henüz 22 yaşındaydı.

Kısa ömrüne rağmen Hasret Gültekin, bağlamaya getirdiği yenilikler, müziğe kattığı derinlik ve güçlü yorumu ile Türk halk müziğinde silinmeyecek bir iz bırakmıştır. Bugün hâlâ eserleri dinlenmekte, adı saygıyla anılmaktadır.

Yeter Gültekin'e Dair...

 


30 yılı aşkın süre boyunca, adliye koridorlarında; acımasızca katledilen eşi Hasret Gültekin’in katillerinden hesap sorabilmek için mücadele etti. Bir yandan bu ağır acıyla yaşamaya çalışırken, diğer yandan çocuğunu bu karanlık olayların etkisinden koruyarak hayata hazırlamak için büyük bir çaba gösterdi.

İçimizdeki dernek ve vakıf yöneticilerinin yanlış tutumları, bazen de Hasret Gültekin’in 'dostu' olarak bildiği sanatçıların art niyetli davranışları onu derinden üzdü. Hatta zaman zaman bizim paylaşımlarımıza da serzenişte bulunurdu. Birçok kez, ricası üzerine paylaşımlarımızı kaldırdığımız olmuştur. İletişim halindeydik, anılarını sorar, yaşadıklarını anlattırırdık. Çok ama çok bilinmeyen ile aramızdan ayrıldı. Yine doğru bilinen ancak yanlış olan onlarca şeyi de hafızasında alıp götürdü. Bizler bir kısmını biliyoruz, zamanı gelince elbet açığa kavuşturacağız bunları.

Bir konuşmamızda; paylaşımların ajitasyondan uzak olması gerektiğini, yaşadıkları gerçeğin yazılanlardan çok daha derin ve ağır olduğunu özellikle vurgulamıştı. Sosyal medyadaki kalabalıkların aksine, dava süreçlerinde birkaç aile dışında neredeyse yapayalnız olduklarını dile getirirdi. Bizim mücadeleyi orada da yürütmemiz gerektiğinin hep altını çizerdi. Aslında Yeter Gültekin, Temmuz 1993’ten bu yana hiç bitmeyen bir mücadelenin tam ortasında yer alıyordu.

Ne yazık ki bu uzun mücadelenin stresi, yürek dolusu hasret ve yılların yorgunluğu, onu amansız bir hastalıkla yüz yüze getirdi. Bu yaşananlar ne bir tesadüf ne de sıradan bir hayat hikayesidir. 1993’ten bugüne bu acı sadece gidenlerle sınırlı kalmadı; geride kalanların hayatında da onarılmaz izler bıraktı.

Yazılacak çok şey var ama aslında söylenecek söz bitti. Devrin daim olsun Yeter Gültekin...


Kendisinin 4 Temmuz 1994 yılı Cumhuriyet Gazetesi'ne vermiş olduğu röportaj kesitiyle yazımızı noktalayalım.


Olayın üzerinden bir yıl geçti. Acımızla baş başa bile kalmak mümkün olamadı. Asıl 2 Temmuz'dan sonra cereyan eden olaylar bizleri yıktı. Tüccarlar, bezirganlar, korkaklar sardı dört bir yanımızı. İnsanlar ölüleri kullanmaya kalktılar. Şimdi de bazıları kalkıp 'Benim kinim kalmadı. Bir yıl önce kinliydim, ama artık provokasyona gelmemek lazım' demeye başladı.


Tabii otelden sağ kurtulanlar için bunu söylemek kolay. Kimseden bir şey beklemiyorum. Alevilerin liderliğine soyunan soytarılar 'Bizim kimseyle savaşımız yok' diyor. Bizim böyle dostlarımız olduktan sonra düşmana ihtiyacımız da yok.

Mahkemeden de hiçbir şey beklemiyorum. 140 tane insanı sallandırsalar ne olacak? O 140 tane insan bana göre suçlu değil. Bundan sonra bu tür katliamların olmaması için kim ne yaptı? Statlara 50 bin Aleviyi doldurup gövde gösterisi yapınca mı bu olaylar son bulacak.

Eşim öldüğünde hamileydim. Beni hastaneye götürecek ambulans bile bulamadım. Neredeydi o zaman Hasret'in dostları. Şimdi Hasret üzerine türküler yakıp kasetler satıyorlar. Tek amacım oğlum Hasret'i büyütmek.

03 Ocak, 2026

Cura Ustası, Bir Devrin Vicdanı Nesimi Çimen Kimdir?

 



Nesimi Çimen: Hayatı, Sanatı ve Eserleri

Nesimi Çimen, (d. 1931, Adana - ö. 2 Temmuz 1993, Sivas), Türk halk ozanı ve cura ustasıdır. Geleneksel Alevi-Bektaşi deyişlerini kendine has yorumlama tekniği ve curayı icra ediş biçimiyle tanınan Çimen, Türk Halk Müziği’nin önemli temsilcileri arasında yer almaktadır.

Nesimi Çimen, 1931 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesinde dünyaya gelmiştir. Aslen Tunceli kökenli bir ailenin ferdidir. Ailesi, 1925 yılındaki Şeyh Said İsyanı sonrasındaki iskan politikaları ve bölgedeki sosyal hareketlilik nedeniyle önce Kayseri’nin Sarız ilçesine yerleşmiş, ardından Adana’ya göç etmiştir.

Çimen, zorlu ekonomik koşullar nedeniyle düzenli bir eğitim hayatı sürdürememiştir. Gençlik yıllarında ailesiyle birlikte Kayseri’nin Sarız ilçesine dönmüş ve burada Dilber Çimen ile evlenmiştir. Bu evlilikten, ileride kendisi gibi müzisyen olacak olan Mazlum Çimen dünyaya gelmiştir.

Nesimi Çimen, ailesinin geçimini sağlamak amacıyla daha sonra İstanbul’a göç etmiştir. İlk dönemlerde İstanbul’da gecekondulaşmanın yoğun olduğu bölgelerde yaşamış, çeşitli fabrikalarda işçi olarak çalışmıştır. Özellikle bir mozaik fabrikasında çalıştığı yıllarda, edebiyatçı Yaşar Kemal ile tanışması hayatındaki dönüm noktalarından biri olmuştur. Yaşar Kemal’in desteğiyle sanat çevresinde tanınmaya başlamış ve müziğini daha geniş kitlelere ulaştırma imkânı bulmuştur.

Nesimi Çimen’in müzikal kimliğindeki en belirgin özellik, kullandığı enstrüman olan curadır. Bağlamanın en küçük ailesinden olan curayı, geleneksel diz üstü çalma tekniğinin aksine, göğsüne yaslayarak çalmasıyla bilinmektedir. Bu teknik, onun karakteristik icra üslubunu oluşturmuştur.

Repertuvarı ağırlıklı olarak Alevi-Bektaşi geleneğine ait nefesler, deyişler ve semahlardan oluşmaktadır. Hatayi, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet gibi usta aşıkların eserlerini derlemiş ve seslendirmiştir. Ayrıca kendi yazdığı şiirleri de bestelemiştir.

1960'lı yılların sonundan itibaren Türkiye genelinde ve Avrupa’da düzenlenen çeşitli konser ve festivallere katılmıştır. İsveç, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde albümler yapmış, Türk halk müziğinin uluslararası alanda tanınmasına katkı sağlamıştır.

Nesimi Çimen, 1 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak üzere şehre gitmiştir. 2 Temmuz 1993 günü, Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu meydana gelen olaylarda (Sivas Katliamı), otelde bulunan diğer 32 yazar, ozan ve aydınla birlikte bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Cenazesi İstanbul’a getirilerek Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

10 Aralık, 2025

İbrahim Erdem Baba Kimdir?

 


Toplum arasında “Erdem Baba” adıyla tanınan İbrahim Erdem, Alevi-Kızılbaş müziği ve deyiş geleneğinin en temel taşıyıcı ve aktarıcılarından biri olarak öne çıkan, derin izler bırakmış bir ozandır.

1925 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesinin Darıca köyünde başlayan hayatı, 1946’daki evliliğinin ardından geçim zorluklarıyla şekillenerek onu Mersin, Afşin ve Sarız gibi Anadolu şehirlerinde seyyar satıcılık, çiftçilik ve marangozluk gibi çeşitli işlere sürükledi.

1960’lardan itibaren tanınmaya başlayan ozan, 1969/70’lerde Fransa’ya ve 1971’den itibaren Almanya’ya göç ederek, tıpkı diğer gurbetçi sanatçılar gibi hayatını işçilikle sürdürdü.

Ancak Erdem Baba'nın asıl kimliği, yaşadığı tüm zorluklara ve gurbet acısına rağmen, sazından ve sözünden damıttığı Alevi felsefesi ve toplumsal adalet arayışında gizli idi. Onun deyişleri, sadece kişisel bir hikayeyi değil, aynı zamanda göçün, emeğin ve inancın toplumsal hafızasını aktaran bir köprü görevi görmüş; bu sayede gurbetteki topluluğun kültürel kimliğinin korunmasında hayati bir rol üstlenmişti.

1990’da emekli olduktan sonra dahi bu kültürel görevi sürdürerek Türkiye ile Almanya arasında mekik dokuyan Erdem Baba, uzun bir hayat mücadelesinin ardından Şubat 2014'te bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, bıraktığı eserler ve kültürel mirası onu Alevi-Kızılbaş deyiş geleneğinin yaşayan hafızası kılmaya devam etmektedir.

Sizlerin huzurunda Erdem Baba'yı bir kez daha saygı sevgi ve büyük özlem ile anıyoruz. Mahlası asırlar yaşasın!

Yayıncı ve Yazar İlhan Erdost Kimdir?

 


1980 darbesinde gözaltındayken görevli erler tarafından dövülerek öldürülen yayıncı ve yazar İlhan Erdost'u, bedenen aramızdan ayrılışının 45. yılında saygı ve büyük özlemle anıyoruz.

O döneme dair çarpıcı bir detay olarak, Erdost'un gözaltına alınmasına neden olan kitabın, Friedrich Engels'in doğa bilimlerini konu alan "Doğanın Diyalektiği" olduğu bilinir.

İlhan Erdost'un ölümünden sonra, 25 Şubat 2020 tarihinde vefat eden ağabeyi Muzaffer Erdost, kardeşinin anısını yaşatmak için kendi adına "İlhan"ı ekleyerek "Muzaffer İlhan Erdost" adını kullanmaya başlamıştır.

Leman Sam'dan dinlediğimiz "Ağıt" isimli eser de yine İlhan Erdost için bestelenmiştir.

Türkiye'nin yakın tarihi, acı ve dram dolu sayısız hikayeyi barındırıyor. İlhan Erdost'un hikayesi, o dönemin bilinmeyen binlerce trajedisinden yalnızca biri olarak kalbimizde derin bir iz bırakmaya devam ediyor. Geçmişini iyi tanıyanlar olarak bize yapılanları asla unutmuyoruz!

Sizlerin huzurunda İlhan Erdost'u ve Muzaffer İlhan Erdost'u saygı ve özlemle bir kez daha anıyoruz. İlhan Erdost'un kızları; Türküler ve Alaz'a da selam ve saygılarımızı iletiyoruz.





Ozan Vicdani Kimdir?

 


Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesine bağlı Kaşanlı köylerinden Hatçepınar'da 1941 yılında dünyaya gelen Ozan Vicdani (Zeynel Abidin Sönmez), 21. yüzyıl hakikatçı aşıklık geleneğinin son önemli temsilcilerinden biridir.

Üç aylık kısa bir eğitimin ardından hayatı çobanlık ve çiftçilikle geçse de, küçük yaşta öğrendiği üç telli sazı ve dönemin usta ozanlarından aldığı ilhamla gönül ve hakikat yolunda yürümeye başladı. Bölgenin çok değerli ozanlarıyla köy köy, ilçe ilçe gezerek kısa sürede sanatında büyük ses getirdi.

1970'li yıllarda sol rüzgarın etkisiyle gecelerde sahne alarak devrimci kimliğini pekiştirdi; deyişleriyle emeği, direnişi ve toplumsal adaletsizliği dile getirdi. Bu tavrı nedeniyle 12 Eylül Darbesi sonrası arananlar listesine giren ozan, ailesini geçindirmek için pazarlarda "Osman" adıyla işportacılık yapmak zorunda kaldı ve sonrasında işkenceli gözaltılar ve cezaevi süreçleri yaşadı.

Sazının telleri ve sözleriyle işlediği "suçlar" yüzünden çile çekmesine rağmen yolundan dönmedi. 1990'ların başında Almanya'ya iltica eden Ozan Vicdani, 1999'da ozan dostları Nurşani ve Meçhuli gibi ses yetisini kaybetmesine neden olan hastalığına rağmen şiir yazmayı sürdürdü. Eserleri, hayattayken yayımlanan "Yaşlandıkça Güçlenen Aşk" kitabıyla ölümsüzleşti.

Eşi Elif Ana'nın "O hep ismi gibi yaşadı" sözleriyle anlattığı, vicdan ve merhamet timsali bu büyük ozan, 13 Temmuz 2010 tarihinde ise bedenen aramızdan ayrıldı.

Maraş Katliamı'nın hem tanığı hem de mağduru olan Vicdani Baba aynı zamanda Ozan Emekçi'nin de abidisidir. 

Tacim Bakır Dede (Büyük Tacim Dede) Kimdir?

 


1906 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Kantarma Köyünde dünyaya gelen Tacim Bakır Dede, Sinemilli Ocağı’nın yüzyıllardır süregelen irfan çizgisini 20. yüzyıla taşıyan en önemli yol büyüklerinden biridir.

Arapça ve Osmanlıca okuryazarlığının yanı sıra yeni Türkçeye de hakim olan Tacim Dede; ömrünü yalnızca kendi köyüyle sınırlamayıp, Anadolu’nun birçok il, ilçe ve köyünü dolaşarak Alevi inancını, yol erkanını ve cem kültürünü aktarmaya adamıştır.

Bugün derlenmiş en geniş deyiş ve semah repertuvarlarından biri Tacim (Bakır) Dede’ye aittir. Sözlü geleneğin taşıyıcısı olmasıyla, Sinemilli Ocağı’nın belleğinde çok özel bir yere sahiptir. Onun sayesinde birçok nefes, birçok yol buyruğu kalıcı hale gelmiş; kaybolma tehlikesi taşıyan kültürel miras kayıt altına alınmıştır.

1988 yılında doğduğu topraklarda, Kantarma Köyü’nde bedenen aramızdan ayrılan Büyük Tacim Dede; ardında yalnızca bir ömür değil, bir yol nefesi, bir kültür hafızası, bir duruş bırakmıştır. Kendisini büyük saygı ve özlemle anıyoruz.

Nostaljik bu fotoğrafın sol kısmında Abuzer Dede'yi, sağ kısmında ise Büyük Tacim Dede'yi görmektesiniz.

Aşık Ali Nurşan'nin Kıvırcık Ali Hakkında Düşünceleri

 


Anadolu’da dostluk, çoğu zaman bir çayın dumanında, bir sazın telinde, bir sözün ardında saklıdır. Aşık Ali Nurşani ile Kıvırcık Ali’nin dostluğu da işte böyle; gösterişsiz ama çok derin bir kültürel bağın izlerini taşır.

Nurşani’nin usta nefesi ile Kıvırcık Ali’nin içtenliği birleştiğinde, ortaya hem derin hem sahici bir halk müziği dili çıkmıştı.

Bugün onları birlikte anmak, bir kuşağın kültürünü, emeğini ve yan yana duruşunu anmak demektir. Dostlukları, bıraktıkları türkülerde yaşamaya devam ediyor…

Kıvırcık Ali’nin bedenen aramızdan ayrılışının ardından, Nurşani Baba; oğlu Engin Nurşani’nin konuk olduğu bir radyo programına telefonla bağlanmış ve şu şiirle bu ayrılığın acısını dile getirmişti:

Zamansız ve acı gitmek
Ali’m sana yakışmadı
Kara topraklarda yatmak
Ölüm sana yakışmadı

Boranlar kış idi başın
Bulunmaz bir dengin eşin
Daha gencecikti yaşın
Gülüm sana yakışmadı

Efkarımda gamlar sendin
Dağımdaki çamlar sendin
Sazımdaki bamlar sendin
Telim sana yakışmadı

Sanatımda gururumdun
Anadolum yorumumdun
Sen bir Nisan yağmurumdun
Selim sana yakışmadı

Coşunca taşardı bendin
Tel tükendi, sen tükendin
Kendi kan kalemini yendin
Ali’m sana yakışmadı

Şiirin ardından stüdyodaki Engin Nurşani gözyaşlarını tutamamış, Nurşani Baba ise sözlerine şu cümlelerle devam etmişti: “Üzdü bizi Ali’m ya… Ali’m bizi çok üzdü. Keşke tanımasaydım, bu kadar samimi olmasaydım… Öyle oldu kurban olayım. Bir de Hasret beni böyle yaktı. O da benim yönetmenimdi. Onunla da çok samimiydik, iç içeydik. Evladım gibiydi…”

Huzurunuzda Nurşani Baba’ya sağlık ve uzun ömür diliyoruz. Hasret Gültekin’i, Kıvırcık Ali’yi ve Engin Nurşani’yi ise saygı, sevgi ve büyük özlemle anıyoruz. Böylesi değerlere sahip olduğumuz için çok şanslıyız. Var olsunlar!

01 Kasım, 2025

Aşık Yusuf Kemter Dede Kimdir?

 


1928’de Tunceli’nin Ovacık ilçesinde doğdu. Sekiz yaşındayken geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda görme yetisini tamamen kaybetti. Gözlerini kaybetmeden önce de yaklaşık üç ay konuşamadığı, dilinin tutulduğu anlatılır.

1938 Dersim olaylarından sonra ailesiyle birlikte Balıkesir’e göç etmek zorunda kaldı. Balıkesir’de dokuz yıl kaldıktan sonra, 1947’de, 17 yaşındayken Erzincan’a yerleşti.

Gençlik yıllarında sesi oldukça güçlü ve etkileyiciydi; “Davudi tokluğunda” dediği kalın ve tok sesinin yanı sıra tiz ses tonunu da kullanırdı. Ancak 1965 yılında geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda ses özelliklerinden bir kısmını kaybetti. 2015 yılında ise Erzincan'da ki evinde bedenen aramızdan ayrıldı.

Aşık Yusuf Kemter Dede, göçlerle, engellerle dolu yaşamına rağmen halk ozanlığı geleneğini yaşatan güçlü bir figür olarak kabul edilir. Sesinin incelikleri, şiirleri, mehabet dolu nutukları ve Alevi-Bektaşi inancıyla olan derin bağları onun sanatını sadece bir müzikal yetenekten öte manevi bir liderlik ve kültürel aktarıcı kimliğe taşımıştır.

Pülümürlü Hüseyin (Hüseyin Aslan) Kimdir?


1951 yılında sonradan ilçe olan Bingöl’ün Karinpertag (şimdiki adı Gelinpertek) köyünde doğdu. Asıl adı Hüseyin Aslan’dır. İlkokulu köyünde okudu.


Pülümür’den göçen bir aileden gelmektedir. Bundan dolayı hem köyüne gelip giden dedeler ve zakirler aracılığıyla hem de ağabeylerinin etkisiyle bağlama çalmaya başladı.

Pülümürlü Hüseyin 20 yaşlarındayken köylerine gelen Davut Sulari ile karşılaştı. Bu dönemden sonra yaklaşık 16 yıl boyunca Sulari ile dolaştı ve hem bağlama hem de şiir konusunda kendini geliştirdi. Bağlama çalma tarzının yanı sıra söylem olarak da ustası Sulari Baba'dan çok etkilendi. Hüseyin Aslan aynı zamanda Davut Sulari'nin son öğrencilerindendir.

Türkiye’nin birçok yerinde çeşitli etkinliklere katıldı. Aynı zamanda birçok başka aşıkla tanıştı ve aynı meclislerde bulundu.

Yüzlerce şiiri olmasına rağmen genellikle bunları dışa yansıtmayan veya yayınlamayan Pülümürlü Hüseyin uzun yıllar Türkiye ve Türkiye dışında çalıştıktan sonra emekli oldu.

Hüseyin Aslan 2023 yılında Bursa'da bedenen aramızdan ayrıldı ve orada toprağa verildi.

Biyografi Kaynak: Bekir Karadeniz

YAZI ARŞİV