18 Ocak, 2025

Mahmut Erdal Yakın Dostu Aşık Daimi'yi Anlatıyor

 


Rahmetli Aşık Daimi, en yakın dostlarımdandı. Onun sazdaki ustalığını inkar edecek babayiğit yoktur sanırım. Tercanlı, İmam Rıza Ocağı’ndandı. Çağın gerçeklerini anlamış, pırıl pırıl bir insandı.

Bir ara plakçılar çarşısında bir iş yeri açmış, epeyce de bu alanda yararlı olmuştu. Ancak günlük ekonomik krizler burayı kapatmasına neden olmuştu.

Aşık Daimi daha sonra İstanbul’un Aksaray semtindeki oto işhanında Davut Sulari’nin akrabası Ali Soylu Dede’yle birlikte bir dükkan açtılar. Dükkanda saz satarlardı.

Rahmetli Aşık Daimi yazdığı şiirleri çalıp okur, ustaların deyişlerini de büyük bir maharetle sergilerdi. Sağlığında ben İstanbul’a, O Ankara’ya gelip gittiğimizde hep birlikte olurduk. Akşam sofralarımızın tek konusu şiir ve müzik olurdu. Kimi deyişleri bugün bile en usta sanatçıların dağarcığında yer almaktadır.

Mahmut Erdal’ın Aşık Daimi hakkındaki anlatımından.

Fotoğraf: Mahmut Erdal ve Ayhan Aydın
Fotoğraf Kaynak: Ayhan Aydın

Nida Tüfekçi'den Bir Muhlis Akarsu Anısı

 


Kangallı aşık Muhlis Akarsu ile bir gün muhabbet ediyor, saz çalıyor, türkü söylüyorduk. ‘Bunca Çektiklerim Senin Yüzünden’ sözleri ile başlayan bir koşma okudu. Ben de sazımla kendisine katıldım. Parçanın sonuna kadar, hiç şaşırmadan, falso yapmadan rahatlıkla çalabildim. Bu olmayacak bir şey idi. Zira insan yeni duyduğu bir türküyü, nasıl olurda bu derece uyumlu ve doğru icra edebilirdi. Zihnimden geçen bu düşünceler içinde iken, sözü edilen ezgiyi başka sözlerle bildiğimi hatırladım. Bu ezgi Veysel’in “Kara Toprağı” söylediği ezgi idi. Ben aşığa sorular yöneltmeye başladım. Konuşma aynen şöyle idi: (Bu konuşmayı kasete aldım.)

“Aşık Akarsu; şimdi bu çaldığın parça, bana bir başkasının çalıp söylediği bir türküyü hatırlattı. E…yani sen bunu yapmakla bir hata mı ediyorsun diye düşündüm kendi kendime.” “Hocam, değil. Bizde buna ayak derler ve biz bu ayağa çeşitli konulardaki sözleri işleriz. Aynı havayla sözler söyleriz, eskiden beri de bu böyledir.”

“Yani bu ayakla herhangi bir deyiş söyleyebilir misiniz?” “Tabii daha başka şey de söyleriz.”

“Diyelim ki bu deyiş senindi. Eski yaşamış bir aşığın deyişini de söyleyebilir misiniz?” “Tabii onu da söyleriz aynı ayakla.” Aşık Akarsu bir başka ezgi daha çaldı. Ben bu ezgiyi de biliyordum. Parçayı Kangal’ın Minare köyünden İbrahim Dede’den öğrendiğini, şah beyitte adı geçen Müslimi’nin İbrahim Dede’nin babası olduğunu söyledi. Bu ezgi ile Erzincanlı aşık Davut Sulari’de bir deyiş okumuştu.

Nida Tüfekçi, Muhlis Akarsu ile ilgili bir anısını anlatıyor.

Çile ve Mücadele İçinde Feyzullah Çınar

 


Divriği’ye bir konser vermiştik. Konserden sonra Feyzullah Çınar, Mustafa Pınar ve benim hakkımda gıyabi tutuklama kararı verilmişti. Ozan Mehmet Ali Karababa gece bizi bir ciple Cürek’e götürdü. Cürek demir madeninin çıktığı bir yerdi. Cürek’te kalabalık toplanmıştı bir konser de orada verdik. Bir gün orada kaldık. Feyzullah’ın köyü oraya yakındı, köyüne gitti. Bende Mustafa Pınar ile beraber gece trene binerek Ankara’ya geldik.

Divriği Erzincan’a bağlı olduğu için celp kararı geldi. Devlet Güvenlik Mahkemesine gitmek için otobüse bindim Erzincan’a gittim. Bir başka otobüsle Feyzullah Çınar da gelmişti. Beraber mahkemeye gittik. Mahkemede hakkımızda birçok iddialara yer verilmişti. Ama ifademizi aldıktan sonra bizi serbest bıraktılar. Yolda yürürken güldüm. Feyzullah halimize mi gülüyorsun? Dedi. Ona niye güldüğümü köyden bir hikayeyle anlattım. Bu sazla hükümeti devirmeye teşebbüsten, devleti tahkirden, Amerikan üslerine kadar, anlamadığım birçok kelimede vardı. Feyzullah’a ‘Biz neymişiz diye güldüm’ dedim.

Aşık İsmail İpek’in kendi anlatımından.

Fotoğraf: 1971 - Feyzullah Çınar

Fotoğraf Kaynak: Paşa Yalçın ve H. Cem Çınar

Derviş Kemal: Adamlar Langır Langır Çalıyorlar

 


“Bir gün üç tane ozan var; Aşık Nesimi, Feyzullah Çınar, Aşık Daimi, adamlar langır langır söylüyor şimdi bana sen de çal söyle dediler benimkisi ama keman dedim. Olsun dediler. Ben de aldım onu boynuma bir rahle yaptım hemen koydum şiirleri üç tane işte zaten orada üç tane söyleyeceğim.

Erenler dedim özellikle Nesimi’ye, sizin yanınızda bir şey okumak bizim haddimize değil utanıyorum dedim. Hepiniz kafadan bir şeyler söylüyorsunuz Nesimi ne dedi biliyor musun? Derviş baba dedi en iyisini sen yapıyorsun, neden? Bizim bazen bant kopuyor sen farkındasın bunun.

Derviş Kemal’in anlatımından.

Muhlis Akarsu'nun Dükkanı Bir Tekke Gibiydi.

 


Muhlis’in dükkanı bir tekke gibi idi. Yeni yeni gönül dostları, yol kardeşleri edinirdik. İlk kez orada karşılaştım Aşık Hüdai ile… İçeri girdiğinde hafiften göbek bağlamış, saçları dökük, gülmeyen, sıradan bir insan gibi görünmüştü. Sessiz, sakin birisi idi. Garip yapılıydı. O da gönül dostu idi. En korktuğu şey gönül kırmaktı.

Mahmut Erdal’ın anlatımından.

Mahmut Erdal’ın Muhlis’in dükkanı olarak bahsettiği yer, Muhlis Akarsu’nun, büyük kızı Pınar Akarsu’nun adını vererek açmış olduğu Pınar Plak şirketidir. Maalesef ki bu şirketin ömrü Sivas Katliamı nedeniyle çok uzun olamamış ve olaylardan kısa bir süre sonra da tamamen kapatılmıştır.

Hüdai Baba’nın ilk defa gördüğünüz bu fotoğraf karesini de 90’lı yılların sonunda Bekir Karadeniz kendisi bizzat çekmiş. Bizimle böylesi güzel bir kareyi paylaştığı içinde hocamıza minnettarız. Bekir Hoca’nın kültüre olan katkısı bir okyanus misalidir. Var olsun!

Sivas Katliamı Öncesinde Nesimi Çimen

 


Nesimi Baba’nın, Sivas’ta ki etkinliklere davet edilmesinden hemen sonra eşi Makbule Çimen bir rüya görür ve rüyayı Nesimi Baba’ya anlatır.

Rüyada bir dede, ozanın evine konuk olur ve eşine; “Nesimi beni bırakıp gitmesin” diye ısrar eder. Eşi Makbule Hanım’dan da bunu Nesimi Çimen’e söylemesini ister. Makbule Hanım’da, dedeye: ”Nesimi söz verdimi sözünden caymaz, bunu O’na sen söyle” der. Sabah da gördüklerini kendisi Nesimi Baba’ya anlatır.

Nesimi Baba’nın rüyayı dinledikten sonra “Allah hayra yorsun” dediği ve bir süre derin düşüncelere dalarak, bir şeyleri hissetiğini de eşi Makbule Çimen’in anlatımından sizlere aktaralım istedik.

Fotoğraf: Nesimi Çimen ve eşi Makbule Çimen

Mihneti Baba'nın Bir Anısı

 


Duydum ki patronlar sefil olmuşlar
İki ekmek alan birini verdi
Mihneti de bu kervana katıldı
Çıkardı ne nazik yerini verdi

Ozan Mihneti Baba bu dizeleri nedeniyle 1980 yılında soruşturma geçirir. Savcı “Ne nazik yerden neyi kasttettiniz diye sorar?” Mihneti Baba’da “Kalbimi, efendim” diyerek yanıtlar.

Kaynak: Faruk Güçlü

Fotoğraf: Ozan Minneti (Vehbi Polat) ve eşi.

18 Şubat, 2023

Aşık Haydar Aslan'ın Aşık Veysel Anısı

 


Aşık Haydar Aslan, Sivrialan'da Aşık Veysel'i ziyarete gider, onu dinlemek, destur almak ister. Akşam olunca köylü odaya doluşur ve gelen aşıklara kulak verir.

Sonrasını Aşık Haydar’ın anlatımından okuyalım: Sıra bana geldi ve yaşlı adam sordu, "Aşık adını bağışla" dedi. "Aşık Haydar Aslan" dedim. "Hay maşallah, hemi de Haydar. Haydi, aslan gibi söyle" dedi. Ben, "Aşık Veysel'in yanında benim sözüm olmaz, nasihat almaya geldim" deyince, yaşlı adam beklemeden: "Boş ver bu kör iti, biz her zaman dinliyoruz onu" deyince bir hoş oldum, nutkum tutuldu. Aşık Veysel söze girdi "Aşık Haydar Aslan, sen bunları boş ver. Sen dilini ve sazını 'piç' alıştırma. Desturun Şah ola, haydi söyle" dedi ve ben bir selamlama ile üç nefes okudum, kestim. Anladım ki insan kendi toplumunda büyümüyormuş.

Anı Kaynak: Değerli Halk Bilimcisi Ömer Uluçay

Fotoğraf: Aşık Haydar Aslan dostlarıyla muhabbet halinde.

Feyzullah Çınar’ın, Fikret Otyam’a Anlatımından

 


Bir aralık sivil savunmada idim. O zaman hasta olmuştum ciğerlerimden, adamlar bizi emekliye ayırdılar, sonra evlendim. İtfaiye’ye girdim. İtfaiye eri. Bir arkadaş ile Mahzuni’nin evine gittik, ziyarete, oturmaya. Orada çalıp çığırırken, Tunç Plak’ın sahibi, şimdiki Cihan Plak’ın yani, Yusuf Tunç’ta oraya gelmişti, dinledi beni, o gece konuştuk. Sabahı bulmuştuk, plak yapmak için gittik İstanbul’a. Bilirsin o dönemde Alevi deyişlerini çalıp söylemek biraz şeydi, o zamanlar bizim topluluğu yani Alevileri etkileyecek en ağır deyiş benim ilk okuduğum “Fazilet” idi, Sivaslı Agahi Baba’nın asırlık. Arkası Malatyalı Esiri’nin Şah Hüseyin’le ilgili bir deyişi. Plak çok, ama çok sattı. Bu plakla adım duyuldu.

Feyzullah Çınar’ın, Fikret Otyam’a kendi anlatımından.

Fotoğraf: Feyzullah Çınar, Aşık Ali Metin (Aşık Rehberi), Ali Demirhan, Cemil Altınışık, Serpil Yağmur

Yıl: 1976 - Ankara
Fotoğraf Kaynak: Ali Demirhan


Muhlis Akarsu'nun 1 Temmuz Gününden Bir Anısı

 


Muhlis ağabey Sivas'a gideceğini ve bunun için programı olduğunu söyledi. Sivaslı yapımcı arkadaşım Mustafa ağabey (Mustafa Güneş) de bunun üzerine kendisinin Altınoluk'a gideceğini ve sonrasına ona katılabileceğini söyleyince bende devreye girdim ve "Madem öyle Sivas'tan sonra da Tokat'a uğrayıp öyle İstanbul'a uğrarız" dedim. Program belli olmuştu. Biz Mustafa ağabeyle Altınoluk'a gideceğiz, oradan Sivas'a geçeceğiz. 1 Temmuz akşamına kadar programda bir değişiklik olmadı. Yalnız akşam Muhlis ağabey'le konuştuğumuzda canının sıkıntılı olduğunu ve hatta, "İsterseniz siz gelmeyin kalın burada havalar iyi değil." dediğini Mustafa ağabey bana söylemişti. Tabii bu konuşmalardan sonra ertesi gün bir Sivas yerine İstanbul'a dönmeye karar verdik ve sonrasında yolda bu haberi aldık. Telefonlarına ulaşılamıyordu. Bir ara Sivas'a gitmeye karar verdik ancak bunun hiçbir yararı olmayacağını düşünerek ve yolda ağzımızı bıçak açmadan İstanbul'a döndük.

Sevan Çamlıca’nın anlatımından.

17 Nisan, 2022

Nesimi Çimen Yaşamına Neden Avrupa'da Devam Etmemişti?

 


Nesimi Çimen Yaşamına Neden Avrupa'da Devam Etmemişti?

Rahmetli Behçet Kemal Çağlar’ın evine gittik, oturduk, çaldık, çağırdık. Behçet Kemal Çağlar, ordan iş ve işçi bulma kurumunun müdürüne telefon etti Tophane’ye. Anlattı durumu. Yaşar Kemal’le müdürün yanına gittik, İş İşçi Bulma Kurumu’na. Müdür bize çay kahve ısmarladı, katip çağırdı. Orda benim evraklarımı doldurdular, beni muayeneye soktular. Bende bronşit var, nefes darlığı var, hala da var. “Sen gidemezsin Almanya’ya,” dedi Alman doktoru. Bir Alevi, yollama şefi vardı. Neyse biz ayarladık gelecektik biz Almanya’ya, Sirkeci’de yatıyorduk. Sonra hanıma mektup yazdım, gidiyorum Almanya’ya, diye. Hanımdan bir mektup geldi. Mektubun bir yerine bir mim koymuş yani kadına baktım bir ”amma” koymuş mektuba, okudum ”amma”yı evirdim çevirdim muammayı çözdüm. Hanım istemiyordu ben Avrupa'ya gideyim. Hanım razı olmadığı için ben Avrupa’ya gelemedim. Evrakları da yırttım mektubu da yırttım, attım hepsini. 61’de Avrupa’ya gelmedim.


Nesimi Çimen

Söyleşi Kaynak: Abdullah Gürgün

Sıdki Baba'dan Bir Anı

 


Sıdki Baba, Hacıbektaş Dergahı hizmetlerinde çok gezdiği için hayatında çok enteresan olaylar yaşar. Yaptığı gezileri at sırtında gerçekleştirdiği için en güzel atları seçer ve bu atlarla gezilerini gerçekleştirir. Haliyle gittiği yerlerde bu güzel atlar bir hayli ilgi görür. Bu durum at hırsızlarının da dikkatinden kaçmaz ve atlarından bir tanesi maalesef ki çalınır. Bunun üzerine Sıdki Baba şu şiiri yazar:

Atım kayıp oldu silahım melül
Ya öldürün beni bulun atımı
Bağlasın yolların ol Rabb-i Celil
Ya öldürün beni bulun atımı

Sığınmışım himmetine Allah’ın
Nesli Balım Sultan Pir Hamdullah’ın
Bu at benim değil Şah Feyzullah’ın
Ya öldürün beni bulun atımı

Yitirdim atımı düştüm melale
Büküldü kametim döndü nihale
Ne cevap vereyim Sultan Cemal’e
Ya öldürün beni bulun atımı

Sonrasında atından haber alan Sıdki Baba, kar tipi demez yollara düşer ve atına ulaşır. Hırsızlar atını vermek istemeyince iş mahkemeye taşınır ve kadı şahitlerin de ifadeleriyle atı zorda olsa Sıdki Baba’ya geri verir. Bunun üzerine Sıdki Baba on sekiz kıtadan oluşan *Doru At Destanını yazar:

Bir gece yatarken müjdeci geldi
Bulundu dor’atım elhamdülillah
Bu biçare gönül şaduman oldu
Verdi muradımı elhamdülillah

Kendim Bektaşi’yim, Tarsus’lu zatım
Mesrur oldu kalbim gitti firkatim
Dedim nerededir yahu dor’atım
Dedi: on beş saat buraya billah

Dağ başında kayıp oldu izimiz
Kar tipiden görmez oldu gözümüz
Ağlayarak Hakk’a döndük yüzümüz
Dedik: bu beladan kurtar ya Allah

Ateş-i aşk ile yandım koylaştım
Kılınç çekip hırsızlarla savaştım
Zalim kadı ile üç gün uğraştım
Allah’ım dor’atımı elhamdülillah

Şükür olsun her işimiz görüldü
Dolular içildi demler sürüldü
Sefil Sıdki muradımız verildi
Bize yardım etti nur-i Feyzullah

22 Mayıs, 2021

Sefil Selimi'nin Kendi Anlatımı İle Bir Anısı


Şarkışla’nın doğusunda Ada diye bir yer var, Üyük’le Döllük’ün arasında, arkadaşlarla oraya ördek avına gittik. Suyun kenarında kamışların arasından geçerken, suyun içinden bir ördek çıktı. Arkadaş öndeydi, beri döndü. O sırada tüfek patladı. Patlayınca ben oraya düştüm. Sağ kalçamdan yaralanmıştım. Arkadaşlar beni omuzlarına alıp Hacı Metli Camii’ne getirdiler. İsabete bak ki ablam Şerife de oradaymış. Kalabalığın içinde benim o halimi görünce, üstüme kapandı ağladı. Bütün millet başımıza yığıldı.

Herkes bir şey söyledi. Kimi dedi şöyle olsun, kimi dedi böyle olsun diye. Ben dedim ki: “Siz beni bir doktora götürün, o çaresine bakar.” Doğruca beni Dr. Faik Mit’in yanına götürdüler. “Savcılığa müracaatınızı yapmadan, ben bu hastaya bakmam” dedi. “Tedavi edeyim derken, ya ölür, mölürse?” O zaman dedim ki: “Doktor canını yiyim. Getir imzalayayım, hiçbir şikayetim yoktur.” Bunun üzerine doktor kabul etti. İğne yapmak istedi, “Lüzum yok dedim.” Neden dersen, uyuşmuştu her tarafım. Saçmaların çoğunu çıkardı bedenimden. Hala da birkaç tane var o günün hediyesi...

Sefil Selimi

Kaynak: Değerli halk bilimcisi Doğan Kaya'nın Sefil Selimi için yazmış olduğu Çobanın Can Pınarı adlı kitabından alıntıdır.


30 Ocak, 2021

Mücrimi Baba'dan Bir Anı

 


Zaviyelerin kapatılması sırasında sık sık evine taliplerinin gelmesi, çevre illerden gelen sevenleri ile toplantılar yapması, bazılarını rahatsız eder ve köylülerden biri ‘Tekke kurduğu’ gerekçesiyle Mücrimi’yi şikayet eder. Mücrimi, jandarma gözetiminde hakim karşısına çıkarılır. Hakim: “Sen Cumhuriyet aleyhinde hilafet için çalışmalar yapıyormuşsun!” suçlamasını yöneltince Mücrimi Baba’da şu dizelerin yer aldığı bir şiiri okur:

Mücrimi der, işte bunlar bak yiyen
Nefse uyup hatır için bok yiyen
Bok yiyen var illa, bunlar çok yiyen
Bunlar var ki, bu dünyamız düzelmez

Tanık olarak orada bulunan Tahrirat Katibi Müderris Talat Bey, Mücrimi’nin felsefesiyle, devrimlerin en büyük destekçisi olduğunu belirtince hakim, gerçeği anlayarak takipsizlik kararı verir. Kolluk güçlerine de sözlü uyarıda bulunur. Hakim, ayrıca Mücrimi’nin üzerinde para olmadığından ona para vererek fotoğrafını çektirir. Konu ile ilgili rahatsız edilmemesi için, bir de fotoğraflı belge verir. Kendisine de “Kimseden korkma, Antep’in göbeğinde göğsünü gere gere bu şiirlerini oku, bundan sonra sana kimse dokunamaz” diyerek Mücrimi Baba’yı köyüne gönderir.

Bu anının altına küçük bir bilgi eklemesi yapalım: Mücrimi Baba yapılan suçlamaların aksine Cumhuriyet devrimlerinde kılık kıyafet düzenlemesine ilk destek verenler arasındadır. Yine harf devriminde yeni yazıyı öğrenerek çevresindekilere de kurslar vermiştir.

Kaynak: Aşık Mücrimi - Harmanımı Yel Aldı (Ömer Özdal)

25 Şubat, 2020

Aşık Ruhsati


1835 yılında Sivas'ın Kangal ilçesinin Deliktaş Köyü'nde doğmuştur. 12 yaşında öksüz kalmıştır. Bu yüzden yoksulluk içinde büyümüş ve ömrünün sonuna kadar da bu şekilde yaşamıştır. Asıl adı Mustafa'dır. Babasını küçük yaşta kaybetmesiyle köylerinin ağalarından Ali Ağa'nın yanında kalan Ruhsati burada çeşitli işlerde çalışmıştır. Hayatının farklı dönemlerinde bennelik (duvarcılık), rençberlik, çobanlık, değirmende suculuk gibi işlerde çalışmıştır. Tahsilini ekonomik ve sosyal durumlardan dolayı dilediği gibi yapamamıştır.

Gel gidelim, gurbete gidelim
Burda bize eğlenecek vatan yok
Bitirdim karayı ummana daldım
Rahmeyleyüp elimizden tutan yok

Yürekte koylanan aşkın yarası
Bu derdi açmanın değil sırası
Yuma ile gitmez yüzüm karası
Anın için metahımı satan yok

İlahi ne yaman gaflete daldım
Gayri nadim oldum, kusurum bildim
Nereye varsam nefsile haşroldum
Çok asiyim bir insana katan yok

Ruhsati'yim az geliyor ovalar
Bulamadım ben bu derde devalar
Bütün alem bu dünyayı kovalar
Hesap ettim bir ardından yeten yok

Hayatı boyunca dört evlilik yapmıştır ve bu evliliklerinden yirmi üç çocuğu olmuştur. İlk evliliği Meryem ve ikinci evliliği Fatma'yı da hastalıktan kaybetmesi onu derinden yaralamış ve bunu şiirlerinde anlatmıştır.

İlk eşi Meryem için yazmış olduğu şiirden bir dörtlük:

Buyursunlar dertliler gam dükkanına
Kangı çeşit isterlerse bende var
Doksan üçte Meryem'imi yitirdim
Od bağladı hasret narı canda var

İkinci eşi Fatma için yazmış olduğu şiirden bir dörtlük:

Ruhsati'yim bir acayip hal oldum
Yana yana ocağında kül oldum
Altın idim, gümüş idim, pul oldum
Yana yana hallerine Fatma'nın

Tasavvufa olan tutkusu ile küçük yaşlarda gördüğü rüya üzerine aşk şerbetini içerek kendinden geçer. Hasta sanılarak annesi ve babası tarafından doktora götürüldüğü ile ilgili de efsaneleşmiş bir hikayesi de mevcut olan Aşık Ruhsati son olarak köyünde imamlık yapmıştır. 1911 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Yaşamış Olduğu Ev

Başından geçen iki anısını da yazarak yazımızı sonlandıralım:

Şair bir gün Ekmekçi Seyid Efendi'nin buğdayını yükler. Güç bela yükü şehre indirir. Henüz terini kurulamamış, soluklanamamıştır ki ekmekçinin parayı az vermek için buğdayı eksik ölçtüğünü görür. Hayatında en kızdığı şeylerin yalancılık ve haksızlık olduğu bilinen Aşık Ruhsati ise köye döner ve şu şiiri yazar:

Sana bir destan söyleyim
Yaşasın Seyid Efendi
İnkisar etmeğe kıyamam
Şişesin Seyid Efendi

Ölçtün özeni özeni
Sen ettin bana düzeni
Yerin katran kazanı
Pişesin Seyid Efendi

Düştüm de geldim izine
Parmağım patlak gözüne
Kasap itleri yüzüne
İşesin Seyif Efendi

Babanı katmam sayıya
Özünü benzettim ayıya
Kendi eştiğin kuyuya
Düşesin Seyid Efendi

Ruhsati'yi buldun söngün
Bir kaz bulup yoldun engin
Şeytanlıkta yoktur dengin
Poşasın Seyid Efendi

Bir diğer anısı:

Aşık Ruhsati bir gün Sivas'a gider. Öğle üzeri canı lokantadan yemek yemek ister. Girer bir lokantaya. Lokantacı köylü diyerek onunla pek ilgilenmez. Yemeklerinden de nerede kötüsü varsa onları verir. Bu duruma çok üzülen aşık bu dizeleri söyler ve lokanta sahibini utandırır:

Padişahım beni aşçıbaş etse
Bulgur pilavını her gün ederdim
Çatal ferman getirtirip katlime
Bostan pancarını sürgün ederdim

Lazım değil bamiyenin balgamı
Uğratmayın havuç ile şalgamı
Bazı bazı bulur isem dalgamı
Lahna sarmasını bir gün ederdim

Madımak diyerek döşerler bir ot
Çoğuna it siğer mideni gen tut
Çirişi topla da yel olana sat
Yemliği tez günde tezgin ederdim

Kabak şöyle dursun cennette yerim
Soğan sarımsağı perhizde derim
Marol , purasayı almaz defterim
Patates ekmeği her gün ederdim

Hiçe değmez pancar ile purasa
Şayestedir yer elması Sivas'a
Ayva dolmasında getir var ise
Turunç yağrağını durgun ederdim

Kutıklı çorbaya ot doğratmazdım
Livik kurutmasına ip kıvratmazdım
Hele şu sormuğu hiç söyletmezdim
Arsı telcete görkü neylerdim

Bu takımlar bizim işe yaramaz
Çoban olsam bazo yerim köremez
Bostancıdan hiçbir zengin töremez
Kavunu, karpuzu kırgın ederdim

Rençberlik dediğin helal nafaka
Pekmez yoksa peyniri koy tabağa
Gel Ruhsati çöreği çek kırağa
Ekin çok biterse dizgin ederdim

21 Ocak, 2020

ŞİMDİ O CEZADAN, BİR KÖYÜN KOCA ORMANI VAR


Gözümüz gibi baktığımız bir orman var, bizim köyümüzde, az alanda bir yerde. Köyde Abdurrahman diye bir adam var. İşte daha evvel katil olmuş deli dolu bir adam. Kimse ona bir şey diyemiyor, korkuyordu. Abdurrahman gece ormandan dört tane ağaç kesip gelirken, biz gençler gördük onu. Abdurrahman'a kimse bir şey diyemiyor. Sen ağaç kestin diyemiyor. 

Bir sene köyde Abdal Musa lokması yapıldı. Köyümüzün epey büyük cem evi vardı. Abdal Musa lokmasına halk toplandı bayağı da kalabalıktı. İsimlerini hiç unutmuyorum arkadaşların; Kel Mehmet, Kasım, Haydar bir de ben oradayız, Abdurrahman Emmi'de geldi oturdu oraya, böyle kaba kaba oturuyor. Kalktık biz, ben önder oldum, dededen müsade isteyerek dedeye: "Abdurrahman Emmi'den davacıyım" dedim. Dede: "Burada mı Abdurrahman Çavuş" dedi. Lakap olarak çavuş derlerdi. O böyle kaba kaba kalktı ve "Buradayım dede" dedi. Dede: "Abdurrahman Çavuş yola gel dedi, özünü dara ver. Bu genç çocuklar, davacı" dedi. O yine kaba tavrıyla kalktı geldi. İşte yarı becerir, yarı beceremez haliyle niyaz bende oldu. "Ne yapmışım" dedi. Dedim ki: "Şahitleri de var Abdurrahman Emmi'yi bizim köyün korusundan gece meşe ağaçlarını keserken gördük." Abdurrahman Emmi: "Dede yaptım, kestim" dedi. Dede: "Ey canlar! Abdurrahman Özlük  o da benim sülalemden birisi, ormanımızdan ağaç kesmiş gelmiş. Bunun cezası ne olsun? Ne olmalı? Orada halk kendi arasında toplantı, sohbet etti. 90 yaşında ki Tutuyan Ebe'yi sözcü olarak seçtiler.

Tutuyan Ebe: "Oğul oğul bunun cezası ne olsun biliyor musunuz? Cezası dağın göğsünde boş bir alan var, o alana meşe palamudu diksin" dedi. O koca adam büküldü "eyvallah dede" dedi. Çünkü o bir koç kes, bir koyun kes denmesini bekliyordu, şaşırmıştı. 1959 yılında Abdurrahman Çavuş ile köy halkı birlik oldu ve dağın göğsüne 10-15 çuval meşe peliti dikildi. Şimdi o cezadan bir köyün koca bir ormanı var...

Anı Keskinli Aşık Haydari'nin 1999 yılında Ayhan Aydın ile yapmış olduğu söyleşidendir. Biz bazı kısımları düzenleyerek sizlere sunduk. 

14 Ocak, 2020

MAHZUNİ ŞERİF'İN AŞIK VEYSEL'LE OLAN ANISI


Mahzuni Şerif anlatıyor:

1967'nin Ağustos sonlarıydı. Ankara'da Çinçin Bağlar'ında mezarlığa yakın bir yerde, bir gecekonduda oturuyordum. Akşamüstü, kapım çalındı, genç bir arkadaş güler bir yüzle selam verip Aşık Veysel tarafından gönderildiğini söyledi. İçeri buyur ettim genç adamı.

Koltuğunda bont bir çanta vardı. Son derece şık giyinmiş, kibar mı kibar. El sıkıştık, hoşbeş... Adam vaktimi aldığı için özür diledi. Ona, önemli olmadığını söyledim.

Söze başladı:
"Sevgili Mahzuni. Ben Aşık Veysel'in yeğeniyim. Ankara'da memurum. Amcamın çok selamları var. Tedavi için Ankara'da bir hastaneye yatırmak istiyoruz. Bunun için bir hayli paraya ihtiyaç var. Zonguldak'ta bir konser vermeyi düşündük, imkanı varsa baba erenler bu konsere gelmeni rica etti. 


Adamın sözünün bitmesini beklemeden:
- O ne demek? Bunun sözü mü olur, başım gözüm üstüne. Ne zaman olacak bu? dedim.

Geçmiş gün; adam sanırım bir aya yakın bir mühlet söyledi. Feyzullah Çınar rahmetliye de gittiğini, onun da bunu kabul ettiğini söyledi. Kısacası razı olup gitmek istediğimi söyledim, adam gitti. Zaman geldi, söz konusu konser için Zonguldak'ta buluştuk. Kul Ahmet, Maksudi, Mahzuni, Şah Turna, Nurettin Dadaloğlu gibi isimler vardık. Muhteşem bir gece yaptık. Akşama kalacağımız otele dönmeye hazırlanmıştık ki, kuliste Veysel Baba'ya sordum.

- Baba erenler organizatör arkadaş, hangi kardeşinizin çocuğu? Veysel amca o babacan kaşlarını çattı. "Anlamadım" dedi. Ben sorumu tekrarladım. Baba bütün bütün şaştı. "Yahu" dedi, "Arkadaş, senin teyzenin oğlu değil mi?" Güldüm. Baba dalga mı geçiyorsun? diyecektim...

Veysel Amca: "Bir ay kadar önce bu arkadaş bana geldi, senin ameliyat olman gerektiğini, paranın olmadığını, benim yardım etmemi söyledi. Ben de kabul ettim. Şimdi bu adam senin teyzenin oğlu değil mi? Şaşırma sırası bana gelmişti.

Hemen adamı bulmak, getirip yüzleşmek için seyircisi dağılmış sahneye koştum. Meşhur organizatör paraları vurup çoktan Ankara yolunu tutmuştu, koştum. Meğer diğer sanatçıların hepsini Veysel Baba'nın ve benim hastalığım adına toplamış. Hiçbirimiz bunun farkına varamamıştık. Üstelik hiçbirimizin cebinde on lira kalmamıştı. Hepimiz konser parasına güvenerek gelmiştik. Organizatör Ali ortalarda yoktu.

Geri sahneye döndüm. Veysel Baba'yı da alıp otele götürmüşler. Baba da, belki Ali otele dönmüştür diye, beni beklemeden kaldığımız otele gitmiş. Köşe bucak aradık, Ali yok yok. Ben de bir arabayla, bir sevenimle otele döndüm.

Veysel Baba, otele girmemiş merdivenin ayağında oturuyor. Selam verdim. Baba elimden tutup, "Hele otur şuraya" dedi. Ne yapacağımızı söyledim. Baba yavaşça gülerek eğildi kulağıma:

"Ne yapacağımız kaldı mı? Seni şey eden Ali, beni de etti" dedi.


Yıllar geçti, rahmetlinin o esprisine güler dururum.

26 Aralık, 2019

Derviş Kemal


Elbette acı anılarım var. Bir tarihte Hacı Bektaş Veli’yi anma törenlerinde Hüseyin Kaçıran isimli bir halk ozanıyla tanışmıştım. Adana’da Osmaniye’de oturuyormuş. Hacı Bektaş’a gelmiş. Onun şiiri çok kuvvetli fakat sazı yok. Geleneksel ozanlık yarışmasına katılacağını söyleyerek benim de gelmemi istedi. Yarışma da Kaçıran ikinci oldu. Kendisine bir plaket verdiler. O ise bir süre plaket verilen yerde durdu plaketi verenle konuştu. Çıkınca buluştuk. Niçin uzun süre orada kaldığını ve neyi konuştuğunu sorunca, kendsine plaket yerine 2500 lira vermelerini istediğini söylemiş. Çünkü Osmaniye’ye gidecek parası yokmuş. Onlar ise kabul etmemişler. İşte ozanlarımızın durumu.

Derviş Kemal

1996 yılı Ayhan Aydın’ın yapmış olduğu söyleşiden.

Ozan Derviş Kemal’den kısa da olsa bahsetmeden geçmeyelim. 1930 yılında Yunanistan’ın Dimetoka ilçesinin bir köyünde dünyaya gelir. Asıl adı Kemal Özcan’dır. Aynı yıl Türkiye’ye göç eden ailesi ile birlikte Edirne’nin Uzunköprü ilçesine yerleşir. Askerde yazıcı olarak görev yapar. Sonrasında ise mahkemelerde zabıt katibi olur ve bu şekilde emekli olur. İlk şiirini aşk, sevgi üzerine yazdığını 1956 yılından sonra ise Bektaşiliğe yoğunlaştığını belirtmekte olan ozanımızın yüzlerce toplumsal şiiri olduğunu söyleyelim. Feyzullah Çınar birçok şiirini besteleyerek plak ve kasetlerinde okumuştur. 2015 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Bir bağda bir salkım üzüm olsam da
Zamanı gelince kesseler beni
Fabrikada dibeklere dolsam da
Preste sıkılarak ezseler beni

Vaktiyle üzümken döndüm mü suya
İçime çalarlar tahurdan maya
Badehu doldurup ağaç fıçıya
Aylarca hapsedip üzseler beni

Derviş Kemal der ki budur efkarım
Gerçek insanlara yoktur zararım
Dergah-ı Ali’de güze dostlarım
Kevser niyetine içseler beni

21 Eylül, 2019

Bir Mahzuni Şerif Anısı


Almanya’da Osman Dağlı’nın (Maksudi) evindeyiz. Sofra kalabalık. Bir hayli alkol tüketildi ve aramızda tartışma çıktı. Ben küsüp geceyarısı evi terk ettim. Sabaha karşı tren garına geldim. Darmstadt’a akrabalarımın yanına gideceğim. İlk trenin kalkışına zaman var. Uyku bastı ve şapkamı çıkarıp yere koyduktan sonra banka uzanıp yattım. Kaç saat uyumuşum bilmiyorum. Birden “Hey hemşerim kalk bakalım” diye birisi beni dürttü. Baktım elinde süpürge ve kürek olan bir çöpçü. Ben doğrulurken o, “Aslan gibi adamsın, taşı sıksan suyunu çıkarırsın dilenmeye utanmıyor musun?” diyerek bana çıkıştı. “Ne dilenmesi kardeşim” diyecek oldum. İçi bozuk parayla dolu şapkamı gösterdi. Cebimdeki markları kendisine göstererek dilenmeye ihtiyacım olmadığını söyledim. O ise bana inanmıyor, cebimdeki markları da dilenerek kazandığımı söylüyordu. Sonunda “Yahu git be kardeşim ben ozanım, buraya konser vermeye geldim. Tren beklerken uyuyakalmışım. Şapkamı yere bıraktığım için insanlar beni dilenci sanmış. Bunda benim suçum ne?” dedim. İnandırmak ne mümkün! “Sizin gibiler yüzünden Almanlara rezil oluyoruz. Ozanmış... Utanmasa başımıza Mahzuni Şerif kesilecek” demesin mi? “Evet ben Mahzuni Şerif’im” dedim bu kez. Yine. İnanmadı. “Mahzuni Şerif kim, sen kim? Onun paraya ihtiyacı mı var ki gelip Bahnhof’ta dilensin” diyen çöpçüye en nihayet kimliğimi gösterdim. Bu kez boynuma sarıldı ve eve gideceğiz diye tutturdu.

Mahzuni Şerif’in anısı, Miyase İlknur’un kaleminden.

Aşık Ali Cemal: Off Bee!.. Dünya Varmış Biraz Rahatladım.


1981 yılı. Evle, İzmir ilinin Aliağa ilçesine bağlı Helvacı kasabasını yerleştim. Aynı köylüm ve yeğenimiz olan, benden evvel Helvacı’ya yerleşmiş olan Kazım Dede ev yapmış. Odaları tavansız, pencereleri camsız, kapısız bir oda bize verdi. Tavana pencereye naylon çektik. Bir kapı bulduk. Ev halkı ile beraber bir kışı o odada geçirdik. Bahar gelince İstanbul’a gittim. 1974’te yazdığım, dünya barışına ait; “Bütün İnsanlardan Arzumuz Vardır” adlı eserimi “Muhabbet Dört” kasetinde okumuşlardı. Aynı zamanda Selda Bağcan, Uzelli firmasında kasete okumuştu. Sanatçı Nizamettin Ariç, “Dertli Cemo” isimli eserimi okumuştu. Bu okunan eserlerimin telif haklarını aldım. Elimdeki güzelim yarma dut sazımı da tanışım olan avukat Mehmet Aydın Bey’e sattım. Cüzi bir para ile Helvacı’ya dönüp bir bostan yeri kadar arsaya, dostların yardımı ile bir gündüz kondu; basit tuğladan bir ev yaptım. İçine yerleştim. Off bee!.. Dünya varmış biraz rahatladım.

Aşık Ali Cemal Çetinkaya

YAZI ARŞİV