18 Ocak, 2025

Mahzuni Şerif Dom Dom Kurşunu Türküsünü Ne İçin Besteledi?

 


Domdom Kurşunu, yapısı özelliğiyle bir lirik parçaymış gibi gözükse de, eser 12 Eylül harekatından kaynak bulmuştur.

Mahzuni Şerif

Ben Karayalçın'a Danışman Oldum Türküsünün Hikayesi

 


Mahzuni Şerif, Murat Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 1990 yılında, Karayalçın’dan gelen teklif üzerine Belediye’de Kültür ve Sosyal İşleri Daire Başkanlığı’nda danışman olarak göreve başlar. O dönem eşi Fatma Hanım Gaziantep’de öğretmenlik yapmaktadır. Fatma Hanım’ın tayini Ankara’ya kısa sürede çıkartılır ve Mahzuni Şerif ailesini de yanına alarak Ankara’ya gelir.

Görev süresi boyunca Murat Karayalçın ile istediği iletişimi kuramamasının yanı sıra kendisine bir oda dahi tahsis edilmemesi nedeniyle üç ay gibi kısa bir süre sonra da bu görevden istifa eder ve Ben Karayalçın’a Danışman Oldum şiirini yazar.

Murat Karayalçın bu istifadan sonrada değerli dostu Mahzuni Şerif’in kendileri için büyük bir fırsat olduğunu ve yararlanamadıklarını belirtir.

Dünya Evrenselliğinde Bir Mahzuni Şerif

 


Her ünlü insan, doğduğu toprakların olduğu kadar, dünyanın diğer topraklarının ve insanlarının da ünlüsüdür. Çünkü dünyalıdır. Ancak, önce can sonra canan diye bir laf var. O nedenle önce Türkiyeli olmak beni çok ilgilendirir. Ve ben ülkemi çok seviyorum. Her insan mutlak bir milletin çocuğudur.

Milliyetçilik ben de bir ırk anlayışı biçimde değildir. Sadece doğduğum ülkenin içinde yaşayan bütün insanları, bende olan özel sevgisi nedeniyle, ben ülkemin milliyetçisiyim. Amma ırkçısı değilim. Burada yaşayan bütün yığınların adına Türkiye’mi çok seviyorum.

Türkiyem o kadar sevdim ki seni
Dört mevsimli toprağına kurbanım
Edirne’de yeşil Van’da kurumuş
Her bir çeşit yaprağına kurbanım

Benim memleketim yok senden başka
Sevdan ile doğdum yürüdüm aşka
Bulutlar geveze rahmetli laşka
O şakacı şafağına kurbanım

Hak memleket vermez böyle herkese
Dört mevsimi tek yaşayan merkeze
Türkü, Kürdü, Arap ile Çerkeze
Gölge olan otağına kurbanım

Mahsuni Şerif’im Türkiye’m nesin
Büyük çölde tarifi olmaz gölgesin
Bir halı da bin çiçekli bahçesin
İrisine ufağına kurbanım

Mahzuni Şerif: Kimse Bizimle İlgilenmiyordu

 


Kimse bizimle ilgilenmiyordu. Aşıklar Derneği kurmamız gerekiyordu. Sebebi de şuydu. Türkiye’de halk ozanları sürekli baskı ve yoksulluk içinde yaşıyorlardı. Tamamen olmasa da bu durumdan kurtulmaları gerekiyordu. Örgütlenmeleri gerekiyordu. Biz gereğini yaptık. Aşıklar Derneği’ni kurduk. Çeşitli yerlerde sesimizi duyurmaya, konserler vermeye çalıştık. Bu çabalarımızda başarılı olduk. Dost Fikret Oytam ve Gazeteciler Sendikası’nın desteğiyle konserler verdik.

Mahzuni Şerif’in kendi anlatımından.

25 Mart, 2021

Mahzuni Şerif Zevzek Türküsünü Kim İçin Yazdı?

 

Mahzuni Şerif Zevzek Türküsünü Kim İçin Yazdı?


Zevzek bir kimlikten ziyade bir tip. 35 yılı aşan sanat yaşamımda Zevzek gibi çok enteresan tipler türküledim. Bunlardan; Mamudo, Abidağa, Murti, Abur Cubur Adam, Çürük Hababam, Sümsük, Keyfo, Babo hatırlayabildiklerim. Bunların hepsi bizim toplumda günlük karşılaştığımız tipler. Zevzek bunların sonuncusu ve hemen hemen Anadolu insanının her on beş, yirmi ailesinden birisinde karşılaştığımız tiplerden. Başıboş, patavatsız, aklına düşeni söyleyen, ileriden geriden nasiplenmeyi düşünmeyen, özellikle boy ve posuyla mütenasip aptal fikirler taşıyan, elinde avucunda biriken birkaç kuruşu bıçak, kama, tabanca gibi zararlı gösterişlere harcayan insan tipi. Bu tipler her zaman kültürsüz insanlarımızdan çıkmıyor, akademik hüviyetli zevzeklere de rastlanıyor.


Mahzuni Şerif


*24 Şubat 1996 tarihli Cumhuriyet Gazetesine vermiş olduğu bir röportajdan.


16 Ocak, 2020

Gün Oldu Omuzlarda Taşındım, Gün Oldu İdam Fermanlarıyla Çok Acı Günler Geçirdim


Anamdan hangi yılda, hangi saatte doğduğumu, kesin olarak bilmem elbetteki mümkün değildir. Ancak halkımın beni Mahzuni Şerif olarak tanıyışının, benim asıl doğumum olduğu inancıyla yola çıkarsak, kendimi 1961 yılında doğmuş kabul ediyorum.

Halk ozanlığı misyonunun şöhret kapısı, o yıllarda açıldı bir kanadıyla. Yani yaklaşık 35 yıldır şu memlekette, söylediğim türkülerin içinde yaşadım. Bu içerik kimi zaman beni dik başlı dağların eteğinde çöreklenmiş masum ve ezgilerin Anadolu insanlarının bağrında, bazen de büyük metropollerin kesesi geniş elit kabadayılığının rakı, viski kokmuşluğunda, bazen Avrupa’nın akılalmaz teknolojisine ter akıtan milyonlarca işçinin çatlak ellerinde ağırlamıştır. Yüzlerce maceraya, yüzlerce mutluluğa, hüzne şahit olmuşumdur.

Gün oldu bir dilim ekmeği dağarcığımda bulmak için koklamadığım çarıklar, çizmeler kalmadı. Gün oldu bir ülkenin huzuru için canını feda edenlerin arasında gördüm kendimi. Gün oldu omuzlarda taşındım, gün oldu idam fermanlarıyla çok acı günler geçirdim, ancak bunların hepsi inandığım kutsal bir doğru da yarı silik hatıralar olarak kaldı.

Mahzuni Şerif

14 Ocak, 2020

MAHZUNİ ŞERİF'İN AŞIK VEYSEL'LE OLAN ANISI


Mahzuni Şerif anlatıyor:

1967'nin Ağustos sonlarıydı. Ankara'da Çinçin Bağlar'ında mezarlığa yakın bir yerde, bir gecekonduda oturuyordum. Akşamüstü, kapım çalındı, genç bir arkadaş güler bir yüzle selam verip Aşık Veysel tarafından gönderildiğini söyledi. İçeri buyur ettim genç adamı.

Koltuğunda bont bir çanta vardı. Son derece şık giyinmiş, kibar mı kibar. El sıkıştık, hoşbeş... Adam vaktimi aldığı için özür diledi. Ona, önemli olmadığını söyledim.

Söze başladı:
"Sevgili Mahzuni. Ben Aşık Veysel'in yeğeniyim. Ankara'da memurum. Amcamın çok selamları var. Tedavi için Ankara'da bir hastaneye yatırmak istiyoruz. Bunun için bir hayli paraya ihtiyaç var. Zonguldak'ta bir konser vermeyi düşündük, imkanı varsa baba erenler bu konsere gelmeni rica etti. 


Adamın sözünün bitmesini beklemeden:
- O ne demek? Bunun sözü mü olur, başım gözüm üstüne. Ne zaman olacak bu? dedim.

Geçmiş gün; adam sanırım bir aya yakın bir mühlet söyledi. Feyzullah Çınar rahmetliye de gittiğini, onun da bunu kabul ettiğini söyledi. Kısacası razı olup gitmek istediğimi söyledim, adam gitti. Zaman geldi, söz konusu konser için Zonguldak'ta buluştuk. Kul Ahmet, Maksudi, Mahzuni, Şah Turna, Nurettin Dadaloğlu gibi isimler vardık. Muhteşem bir gece yaptık. Akşama kalacağımız otele dönmeye hazırlanmıştık ki, kuliste Veysel Baba'ya sordum.

- Baba erenler organizatör arkadaş, hangi kardeşinizin çocuğu? Veysel amca o babacan kaşlarını çattı. "Anlamadım" dedi. Ben sorumu tekrarladım. Baba bütün bütün şaştı. "Yahu" dedi, "Arkadaş, senin teyzenin oğlu değil mi?" Güldüm. Baba dalga mı geçiyorsun? diyecektim...

Veysel Amca: "Bir ay kadar önce bu arkadaş bana geldi, senin ameliyat olman gerektiğini, paranın olmadığını, benim yardım etmemi söyledi. Ben de kabul ettim. Şimdi bu adam senin teyzenin oğlu değil mi? Şaşırma sırası bana gelmişti.

Hemen adamı bulmak, getirip yüzleşmek için seyircisi dağılmış sahneye koştum. Meşhur organizatör paraları vurup çoktan Ankara yolunu tutmuştu, koştum. Meğer diğer sanatçıların hepsini Veysel Baba'nın ve benim hastalığım adına toplamış. Hiçbirimiz bunun farkına varamamıştık. Üstelik hiçbirimizin cebinde on lira kalmamıştı. Hepimiz konser parasına güvenerek gelmiştik. Organizatör Ali ortalarda yoktu.

Geri sahneye döndüm. Veysel Baba'yı da alıp otele götürmüşler. Baba da, belki Ali otele dönmüştür diye, beni beklemeden kaldığımız otele gitmiş. Köşe bucak aradık, Ali yok yok. Ben de bir arabayla, bir sevenimle otele döndüm.

Veysel Baba, otele girmemiş merdivenin ayağında oturuyor. Selam verdim. Baba elimden tutup, "Hele otur şuraya" dedi. Ne yapacağımızı söyledim. Baba yavaşça gülerek eğildi kulağıma:

"Ne yapacağımız kaldı mı? Seni şey eden Ali, beni de etti" dedi.


Yıllar geçti, rahmetlinin o esprisine güler dururum.

21 Eylül, 2019

Bir Mahzuni Şerif Anısı


Almanya’da Osman Dağlı’nın (Maksudi) evindeyiz. Sofra kalabalık. Bir hayli alkol tüketildi ve aramızda tartışma çıktı. Ben küsüp geceyarısı evi terk ettim. Sabaha karşı tren garına geldim. Darmstadt’a akrabalarımın yanına gideceğim. İlk trenin kalkışına zaman var. Uyku bastı ve şapkamı çıkarıp yere koyduktan sonra banka uzanıp yattım. Kaç saat uyumuşum bilmiyorum. Birden “Hey hemşerim kalk bakalım” diye birisi beni dürttü. Baktım elinde süpürge ve kürek olan bir çöpçü. Ben doğrulurken o, “Aslan gibi adamsın, taşı sıksan suyunu çıkarırsın dilenmeye utanmıyor musun?” diyerek bana çıkıştı. “Ne dilenmesi kardeşim” diyecek oldum. İçi bozuk parayla dolu şapkamı gösterdi. Cebimdeki markları kendisine göstererek dilenmeye ihtiyacım olmadığını söyledim. O ise bana inanmıyor, cebimdeki markları da dilenerek kazandığımı söylüyordu. Sonunda “Yahu git be kardeşim ben ozanım, buraya konser vermeye geldim. Tren beklerken uyuyakalmışım. Şapkamı yere bıraktığım için insanlar beni dilenci sanmış. Bunda benim suçum ne?” dedim. İnandırmak ne mümkün! “Sizin gibiler yüzünden Almanlara rezil oluyoruz. Ozanmış... Utanmasa başımıza Mahzuni Şerif kesilecek” demesin mi? “Evet ben Mahzuni Şerif’im” dedim bu kez. Yine. İnanmadı. “Mahzuni Şerif kim, sen kim? Onun paraya ihtiyacı mı var ki gelip Bahnhof’ta dilensin” diyen çöpçüye en nihayet kimliğimi gösterdim. Bu kez boynuma sarıldı ve eve gideceğiz diye tutturdu.

Mahzuni Şerif’in anısı, Miyase İlknur’un kaleminden.

11 Haziran 1967 Elbistan Olayları


11 Haziran 1967 Elbistan Olayları

Elbistan Olayları, 20. yy’da Anadolu coğrafyasında Alevi halkına yapılmış sistematik saldırılardan bir diğerinin adıdır. Döneminin ses getiren ozanlarından olan Mahzuni Şerif, Kul Ahmet, Aşık Ferrahi, Rıza Aslandoğan, Aşık Maksudi gibi isimlerin 11 Haziran Pazar gecesi Elbistan’da konser için sahne almasını bahane eden provakatör grupların başlatacağı saldırılar ertesi gün etkisini artırarak devam etmiştir. 12 Haziran sabahı Alevi esnaflarının dükkanlarına yönelen saldırganlar aralarında kahvehane, eczane, otel, muayenehane, lokanta gibi birçok farklı işletmeyi yağmalayarak tahrip etmiştir. Saldırılar sonucunda 3’ü ağır olmak üzere 60’ın üzerinde insan yaralanmıştır. Yaklaşık 18 iş yeri kullanılamaz hale gelmiştir.

Hepimizin iyi tanıdığı Ozan İbreti Baba’da o dönemde Elbistan’da fotorağfçılık yapmaktadır. Olaylar sonucu canını zor kurtarmış ancak dükkanı büyük zarar görmüştür. Bu olaylardan sonra da kendisinin Sarız’a göçtüğünü biliyoruz. Hatta olayların öncesinde de kendisinin şiirlerinden dolayı bölgede birçok isim tarafından hedef haline getirildiğini de söyleyelim. Nitekim, Maraş’ın Afşin kazasının Alemdar köyünden Aşık Hamit isminde bir softa, içinde şu dizelerin bulunduğu bir şiirle onu hesaplaşmaya çağırır:

Böyle midir Müslüman’ın usulü
Ağzınızda bıyığınız basılı
Hazret-i Ali etmedi mi gusulü
Gelin imtihana bilenleriniz

Kitabınız yoktur şeytan piriniz
Hep murdardır ufağınız iriniz
Gayya deresidir sizin yeriniz
Daha inat eder kalanlarınız

İbreti Baba ise şu dizelerle cevap vermiştir:

Suya güvenerek kalmayız murdar
Marifet denilen bir çeşmemiz var
Onda yıkananlar vâkıf-ı esrâr
Hep onunla kâim teharetimiz

Ali öldü dersin, mezarı nerde
Kendisi tabutu gömdüğü yerde
Bunu bilmek kısmet olmaz her ferde
İşte bu yüzdendir hakaretiniz

Davut çalmadı mı udu, tamburu
Ona ermedi mi hidayet nuru
Musiki çalmanın var mı kusuru
Nedir taş atmaktan ticaretiniz

İbretî fâriğ ol, uyma cahile
Nasihatin hiçe gider nâfile
Hüner odur kişi kendini bile
Ondan belli olur maharetimiz

MAHZUNİ ŞERİF: ARTIK HER YERDE BİRLİKTE ÇALIP SÖYLEYECEĞİZ


Sahne ve plak dünyasında bir çok sanatçı birbirinin gözünü oymaya çalışırken, günümüzün en sevilen deyişlerinde imzası olan iki “aşık” tek el, tek yürek halinde bir araya geldi. Aşık Mahzuni Şerif ile Muhlis Akarsu, bundan böyle birlikte çalıp, birlikte söyleyecekler. Hem sahnede hem de plaklarda, kasetlerde… Yıllar önce çiçeği burnunda aşıklar olarak topluma karıştıkları, toplum yaşayışımızı sazlarına ve seslerine sermaye ettikleri günden bu yana iki dost olarak çalışmalarını sürdüren aşıklardan Mahzuni Şerif, günümüzün sevilen deyişi “Dom Dom Kurşunu” ile Kelebek Gazetesi tarafından düzenlenene geleneksel “Altın Kelebek” anketinde yılın sanatçısı seçildi. Muhlis Akarsu ise geçtiğimiz yıl yılın türküsü olan “Dağlar Seni Delik Delik Delerim” ile yılın derleyicisi olmuş, yine bir çok deyişi, özellikle de “Gör Beni” dillerde dolaşmıştı.

Aslında ikisi de tek başlarına çalıp söylerken de geniş bir dinleyici kitlesi bulan aşıklardan. Mahzuni Şerif: “Artık her yerde birlikte çalıp söyleyeceğiz. Muhlis Akarsu ile benim söz ve ezgisel farklılıklarımız birbirini tamamlayacak ve biz günümüz aşıkları içinde en güzel dayanışmayı göstereceğiz. Arkadaşlarımıza örnek olacağız.” diyor. Muhlis Akarsu ise artık sık sık dinleyici karşısına çıkacağını, bir turne düzenleyeceklerini, il il dolaşıp, halkın ayağına gideceklerini söylüyor.


İki aşık önümüzdeki günlerde stüdyoya girip, bir kaset dolduracak. Bilindiği gibi Akarsu da Şerif de bugüne değin çok sayıda plak ve kaset doldurmuşlar, bu plaklar ve kasetler birçok sanatçının hayal bile edemeyeceği düzeyde bir satış grafiği çizmişti.


1985 yılı Gong Dergisi 9. Sayısından

20 Eylül, 2019

Kendi Anlatımıyla Mahzuni Şerif



1943 yılının Ocak ayında doğmuşum Maraşta; Hükümetlerin unuttuğu, devletin hatırlamadığı Afşin’e bağlı Berçenek köyünde. Bir ağa köyünde. Toprağımız yoktu, hiç kimsenin de yoktu. Ve kötüsü yıl 1975: Yine kimsenin toprağı yok köyümüzde. Babamın gündelikle o tarla senin bu tarla benim hergün bir başka yerde çapa salladığını anımsarım. Anamla su taşımaya giderdik az ötedeki bir bulanık dereden. Anam ocakta ot kaynatırdı, suyunu kuru ekmekle yemek niyetine yerdik. Büyüdükçe davar güttüğümü, yalın ayak dolaştığımı ve herkes gibi yarı aç yarı tok olduğumu anımsarım. Okul yoktu köyümüzde, pek çok şeyin yok olduğu gibi. Cahil hacı-hocalardan medrese tahsili gördüm, Elbistan’ın Alembey köyünde bir iki sene. Daha sonra açıldı köyümüzde ilkokul ve köyümde bitirdim ilk öğrenimimi. 1956 yılından 1960 yılına kadar Mersin ve Ankara’da askeri okullarda okudum. Sonrası gelmedi parasızlık büktü belimi. Müzik mi, saz çalmak mı? Anlatayım kısaca. Çoban kavalından duydum ilk dertli nağmeleri. Sonrakileri kurtlar kuşlar söyledi. Elbistan ovasını bir uçtan bir uca esen rüzgarlardan dinledim. Yetiştiğimde saz çalmaktı ilk tutkum, sonra çile çekmek oldu, söylemek oldu. Büyüklerin söylediğini halk anlamıyordu, halkın söylediğini büyükler beğenmezdi. Benim söylediklerim de beğenilmedi. Bunun böyle olduğunu içeri girdikçe, mapushane ranzalarında düşündükçe anladım. Sanılmasın ki şikayettir söyleyişim. Mutlu bir yaşamı ararım çilelerimizde. Bulacağız, ilerleyeceğiz o günlere. Ben çala, siz dinleye, devran değişe. Bir güzel Türkiyeye doğru.

Aşık Mahzuni Şerif - 1975

Cezo Gardaş



Cezo Gardaş; Kars’ın bir köyünde yaşayan ve ağa olan babasının dayağı sonucu kısmi felç geçirerek aklını yitiren bir çocuk. Bölge halkı tarafından çok sevilen önemsenen Cezo Gardaş, yaşamının kalan kısmını dilenerek geçirir. 1970’li yıllardır. Bir gün et satan köy bakkalından et ister, fakat bakkal tarafından herkesin içerisinde dışlanarak göğsünden iteklenir. Cezo’nun zoruna gider ve meydanda öylece kalakalır. Bunu gören köyün Hıdır öğretmeni evinden fotoğraf makinasını alır ve bu kareyi çeker. Sonrasında fotoğrafı Ankara’da yaşayan amcasının oğlu Aşık Dündar’a postalar. Aşık Dündar Halk Ozanları Kültür Derneği’ne gider. Dernekte bulunan ozanlar fotoğrafı inceler ve bu fotoğrafın afiş olarak bastırılmasına karar verir. Mahzuni Şerif, Nesimi Çimen, Aşık Daimi, Feyzullah Çınar, Muhlis Akarsu ve dernek başkanı Müslüm Dalkılıç’tan oluşan heyet Samanpazarından Ulus’a doğru yürümeye başlar. Güvercin Sokaktaki Aşık Ali Gürbüz’ün sahip olduğu Aşıklar Matbaası’na giderler ve afişi yaptırırlar. Sonrasında Aşık Dündar’ın Cezo Gardaş’a yazmış olduğu şiir ile birlikte bu afiş Türkiye’nin bir çok yerinde popüler hale gelir ve duvarlarda yerini alır. Bu fotoğrafın öyküsü de bu şekildedir. Biz bu fotoğrafı Aşık Dündar’ın eşi Songül Dündar’ın Cezo Gardaş adına yazmış olduğu kitaptan aldık.

YAZI ARŞİV