20 Ağustos, 2026

Derviş Kemal ile Feyzullah Çınar'ın Bir Anısı

 


O dönemde Uzun Köprü Ceza Mahkemesi'nde zabıt katibi olarak çalışıyordum. Bir gün önüme bir dava dosyası geldi; pasaport kanununa muhalefet suçundan yargılanan biriydi. Dosyayı açtım, nüfus kayıtlarına ve kimlik bilgilerine baktım. "Feyzullah Çınar, Sivas, Divriği, Çamşıhı Köyü..." yazısını görünce gözlerim açıldı. İsim ve memleket bilgilerine dikkat ederdim.

Feyzullah Çınar’ın sesine ve deyişlerine hayranlığım bambaşkaydı. O an ona yardım etmem gerektiğini hissettim. Hemen bir mektup yazdım; durumu izah ettim, eğer duruşma günü gelebilirse bu işi ucuz atlatabileceğimizi söyledim. Mektubun altına da merakıma yenik düşerek, o dönemin şartlarında cesurca bir soru işaretiyle "Alevi misin?" diye bir not düştüm.

Aradan bir hafta geçmeden adliyedeki arkadaşlar "Kemal abi, mektubun geldi!" diye bağırdılar. Mektubun üzerine kimse bakmamış. Zarfın üzerinde gönderen kısmında "Feyzullah Çınar - 24 Ayak Kızılbaş" yazıyordu. O zarfın üzerine bu ifadeyi yazmak, o dönemde büyük bir cesaret isterdi.

Mektubu okudum; Feyzullah, duruşmadan bir gün önce geleceğini yazmıştı. Dediği gibi de geldi. O gece bizde kaldı, önünde de yazı-mazı yok değişik makamlarda kaç tane deyiş söyledi, bizler tutulduk.

Duruşma günü gelip çattığında, Feyzullah ile birlikte hakimin yanına çıktık. Tesadüf bu ya, 30 yıllık meslek hayatımda ilk defa o gün orada bir Alevi hakimle karşılaştım.

Feyzullah’ı hakimin yanına götürdüğümde hakim gayet nazik davrandı, aralarında insani bir muhabbet geçti. Hakimin "Kemal, sen ne yazacağını bilirsin" demesiyle dosyayı hazırladım; Feyzullah'a suçuyla ilgili soruları sordum, gerekli savunmaları yaptık ve nihayetinde hakim 30 lira para cezası ve tecil (erteleme) kararıyla davayı kapattı.

Bu metin, Ahmet Koçak’ın 2008 yılında Derviş Kemal Baba ile gerçekleştirdiği söyleşide, Derviş Kemal Baba’nın Feyzullah Çınar’a dair anlattığı bir anıdan alınmıştır. Anlatımın daha anlaşılır olması amacıyla Derviş Kemal Baba’nın özgün üslubu korunarak metin tarafımızca akıcı hale getirilmiştir.

Fotoğraf: Derviş Kemal Feyzullah Çınar ile birlikte.

Fotoğraf ve Röportaj Kaynak: Ahmet Koçak

Aşık İsmail Nar Kimdir?

 


Halk ozanı İsmail Nar, ne yazık ki dün bedenen aramızdan ayrıldı. 1940 yılında Sivas’ın Kangal ilçesi, Karanlık köyünde dünyaya gelen İsmail Nar, küçük yaşlarda bağlama çalmaya başlayarak kendini yetiştirdi. Daha sonra Ankara’da kamu görevlisi olarak görev yaptı. Ozanlık geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Nar, kendisi gibi halk ozanı olan oğlu Kamber Nar’ın da ustasıydı.

Uzun yıllar dernek başkanlığı yaparak halk kültürüne ve aşıklık geleneğine büyük emek verdi, yaşamı boyunca kültürümüze her alanda hizmet etti. Haziran 2026 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Geride bıraktığı eserleri, yetiştirdiği isimler ve kültürümüze kattıklarıyla daima hatırlanacaktır.

Devri daim, mekanı gönüller olsun.

Ozan Mihneti Kimdir? (Vehbi Polat)

 


Asıl ismi Vehi Polat olan Ozan Mihneti, 1948 yılında Cılavuz Köy Enstitüsü’nden mezun olur. Ömrü boyunca da Anadolu’nun en ücra köylerinde öğretmenlik yapar. Sadece öğretmenlikle kalmaz, köylüye rehber olur, birlikte çalışır. Yol yapar, su getirir, okulları yeniler, köylülerin yıkılmış evlerini tamir eder, ekime biçime destek çıkar. Okuma yazma bilmeyen 70’ine gelmiş insanlara okuma yazma öğretir.

Vehbi Polat; haklarından yoksun edilmiş, kişiye kul olmuş, binlerce ezilmiş yürekler acısı yaşantıyı ve direnişe tanık olmuştur. Muhlis Akarsu’nun da çok bilinen türkülerinden olan Sivas’tan Çıktı’da İş Arıyordu türküsünün de söz yazarıdır. Kendi anlatımından kısa bir paragrafı da ayrıca paylaşalım:

"İki evlek, babamdan kalma tarlayı da sattık, geldik Ankara’ya. Ünlü yurt dışına taşmış bizimkilerden biri ile tanıştık… Burası piknik, orası tavukçu, iliman liman, kalem derken temizinden bin liram gitti… Ankara’da günlük bir gazetede tefrika edilen romanım üç gün çıktı beş gün çıkmadı…"

Ömrümde bir kere etek öperek
Kayırma yolundan mevki kaparak
Görevim başında dalga yaparak
Yan gelip sırt üstü yatmış değilim

Ozanımız 1993 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır. Kendisini saygı ve büyük özlemle anıyoruz!


Aşık Mihneti Baba

Abuzer Karakoç'un Kendi Anlatımından

 


Bizi cahil, saz çalmaktan başka bir şey bilmeyen adamlar sanıyorlar. Oysa ben Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü mezunuyum. Benim esas branşım viyolonseldir (çello). İyi derecede piyano çalarım, keman çalarım. Batı müziğini de, klasik müziği de, Mozart'ı da Beethoven'ı da gayet iyi bilirim, eğitimini aldım.


Ama ben kendi özümü, kendi kültürümü seçtim. Ben Pir Sultan'ın, Karacaoğlan'ın, Aşık Veysel'in yolundan gitmeyi, halkımın dertlerini o 'kara düzen' dedikleri sazımla anlatmayı tercih ettim. Bu bir tercih meselesidir, cahillik değil.

O yıllar polis tarafından aranıyordum. Konserlere gizli gidiyor. Konser bitiminde kaybolmak zorunda kalıyordum. Saklanmak ve sürekli yer değiştirmek, tutuklanmak korkusu vb. nedenler yüzünden bir türlü yeterli ve gerekli yer ve ortam bulamadım. Yeterince çalışma olanağım olmadı. Sonra 12 Eylül 1980 darbesiyle gelen toplam 5 yıl 4 aylık hapis, çalışmalarımı tümü ile kesintiye uğrattı. Söylediğim türkülerden dolayı 1980 Şubatı'ndan 1983'e hapis, sonra birkaç aylık özgürlük ve yeniden 1986 sonuna dek hapis. 1987 başında davalarım sonuçlandı. Hepsinden aklandım. Ama olan bana ve müzik çalışmalarıma oldu: Ben kan kanseri
oldum, müzik çalışmalarım aksadı.

Bu hastalık (lösemi) bana durduk yere gelmedi. Bu bana 12 Eylül'ün hediyesidir. Mamak zindanlarının rutubeti, gördüğümüz işkenceler, betonlarda yatırılmalar işledi ciğerimize. Bedenimizi orada çürüttüler. Bizi sadece hapsetmediler; düşüncelerimizi vurmak, sesimizi kısmak istediler. Ama bak, ben Paris'te bir hastane odasında da olsam, sazım duvarda asılı. Ölsem de türkülerim susmayacak.

Yener Süsoy'un Virgülüne Dokunmadan Kitabındaki Abuzer Karakoç röportajından bir kesittir.

Ozan Mehmet Koç Kimdir?

 


1946 yılında dünyaya gelen ve babasının çok iyi saz çalmasının da etkileriyle henüz dört yaşındayken bağlama çalmaya başlayan Mehmet Koç, tam 70 yıldır bu toprakların sesini, acısını ve umudunu teline döken adeta yürüyen bir kütüphanedir.

Sanat yolculuğunun en özel dönüm noktalarından birini usta sanatçı Ruhi Su ile yaşayan ozan, kendisinin büyük desteği ve teşvikiyle ilk plağını çıkarmış, sonrasında da Ruhi Su ile birlikte birçok konserde aynı sahneyi paylaşmıştır.

1955 yılından itibaren Aşık Veysel, Aşık İhsani, Aşık Mahzuni Şerif, Muhlis Akarsu, İsmail İpek, Nesimi Çimen ve Aşık Daimi ve daha nice geleneğin devleriyle; ilerleyen yıllarda ise Rahmi Saltuk, Sadık Gürbüz ve usta yorumcu Selda Bağcan gibi dönemin gür sesleriyle omuz omuza yürüyerek sayısız turnede, festivalde ve kitle etkinliklerinde yer almıştır.

Değerli sanatçı Abuzer Karakoç ile kuzen olan ve bu güçlü kültürel mirası aile bağlarıyla da taşıyan Mehmet Koç, 1968 ile 1980 yılları arasındaki o siyasi fırtınalı dönemde toplumsal mücadelenin tam merkezinde yer almıştır. İnandığı değerleri sanatı aracılığıyla savunmaktan geri durmadığı için bu süreçte onlarca defa kovuşturmaya uğramış, defalarca gözaltı ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Eğilmeyen dik duruşu, tükenmeyen üretkenliği ve Anadolu kültürüne kattığı tüm eşsiz değerler için Mehmet Koç’a büyük bir parantez açıyor, saygılarımızı ve selamlarımızı iletiyoruz. İyi ki varsın büyük usta!

Bir Ali Ekber Çiçek Röportajından Kısa Kesitler

 


Ali Ekber Çiçek’in 1980’li yıllardaki bir gazete röportajından sizin için derlediklerimiz:

"Evlerinde bulaşık, çamaşır yıkarken halk müziği mırıldanan hanımlar, Hilton'a veya başka yere gidince, klasik müzik tutkunu olup çıkıyor."

"Bu saz bize öyle şeyler öğretiyor ki… Hiç kimseyi rahatsız etmemeyi, hakkı olmayana gönül vermemeyi… İnsana, tabiata önem vermeyi öğreniyoruz. İşte, bunlara önem vere vere de, maddeyi bir tarafa atarız. Bizler, yıllar geçtikçe daha mütevazı, karşısındaki insanın derdini bir bakışta anlayabilecek nitelikte insanlarız.”

"Arap değiliz, Yunanlı değiliz, Türküz ve Türk
müziğini icra etmeliyiz."

"Hep benim parçalarımı okuyorlar, plak yapıyorlar. Biz onları ne çileler çekerek derleyip getirdik. Sofraya koyuyoruz. Biz daha bir kaşık almadan bakıyoruz ki, tencerenin dibi gözükmüş. Hep biz bu halka verdik. Hiçbir şey alamadık. Ama, ben şahsen huzurluyum. Devamlı suçu da kendimde ararım. Hani bir atasözümüz vardır: ‘Ayağın taşa değerse, kalbini yokla’ derler. Dertlerin başka türlü tedavisi de yoktur…”


Bütün ev işlerini yapmaya çalışıyorum. Bazı yemekleri yapmayı artık öğrendim. Örneğin, en iyi yaptığım yemeklerden biri orman kebabı… Her şeyin güzel olmasını isterim. Erkeğin ev işi yapması biraz ters gibi geliyor ama, ben eskiden beri severim. Bir şeyler yapmak istiyorum. Biraz da iş başa gelince öğrenmeye başladım. Günler beyhude geçiyor. Ama hep iyi olmasını düşündüğüm için beni mutlu ediyor. Yalnızlık iyi bir şey değil."

Kul Himmet Üstadım Kimdir?

 


Tahminen 1779 yılında, o dönemde Divriği’ye bağlı olan, bugün ise idari olarak İmranlı’ya bağlı Örenik (Aydoğan) Köyü’nde doğmuştur. Asıl adı İbrahim’dir. Yöresinde Aşık İbrahim olarak tanınmıştır.

16. yüzyılda yaşamış olan Kul Himmet’e duyduğu sevgi, manevi ustası olarak görmesi ve ondan dolu içtiğine inanması nedeniyle, Kul Himmet Üstadım mahlasını benimsemiştir.

Hacı Bektaş Veli Dergahı’na giderek dönemin postnişini Feyzullah Çelebi Efendi’yi ziyaret ettiği bilinen Kul Himmet Üstadım; şiirlerinde başta Alevi-Bektaşi inancı ve kültürü olmak üzere sevgi, aşk ve gündelik hayata dair konuları işlemiştir.

Yine tahmini olarak 1844 yılında ise köyünde bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Videoda Muhlis Akarsu’nun seslendirdiği bu deyiş de Kul Himmet Üstadım’a aittir.



19. yüzyılın önemli Sivas ozanlarından Kul Himmet Üstadım’la süren bu yolculuk, 20. yüzyılın önemli ozanlarından Muhlis Akarsu’ya uzanarak aralıksız olarak devam etmektedir. İşte kültürümüzün kuşaktan kuşağa bir bayrak gibi taşınmasının anlamı ve önemi bu sırda saklıdır. Bu kültürel miras, bu güzel döngü asla bitmesin!

İki büyük değerimizi de bir kez daha saygı, özlem ve minnetle anıyoruz.

Video Kaynak: İrfan Çetinkaya ve torunu Emrah Çetinkaya
Video Tarihi: 1992, Eskişehir

28 Mart, 2026

Hasret Gültekin Kimdir?

 


Hasret Gültekin, 1 Mayıs 1971’de Sivas’ın İmranlı ilçesinde, Koçgiri kültürünün köklü geleneği içinde dünyaya geldi. Alevi-Bektaşi inancının, sözlü edebiyatın ve ozanlık geleneğinin güçlü biçimde yaşatıldığı bu coğrafya, onun hem sanatını hem de hayata bakışını derinden şekillendirdi.

Bağlamayla henüz 6 yaşında tanıştı. Çocuk yaşta başladığı bu yolculukta, yalnızca bağlama çalmayı değil; üretmeyi, yorumlamayı ve anlatmayı da öğrendi. Çocuk yaşta usta ozanların bulunduğu ortamlara girerek kendini geliştirdi; bu erken temas, onun müziğinde hem teknik hem de duygusal derinlik oluşturdu.

Eğitim hayatına İstanbul’da devam eden Gültekin, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde öğrenim gördü. Ancak müziğe olan tutkusu, onu akademik eğitiminden uzaklaştırdı ve genç yaşta okulunu yarıda bırakarak tüm yaşamını sanata adadı. Onun için müzik, bir meslekten öte, bir varoluş biçimiydi.

Henüz 16 yaşındayken yayımladığı ilk albümü “Gün Olaydı”, bu erken olgunluğun en güçlü göstergesi oldu. Ardından gelen “Gece ile Gündüz Arasında” ile bağlama icrasında yeni bir anlayış ortaya koydu. Özellikle şelpe tekniğine getirdiği özgün yorum, onu kısa sürede farklı bir noktaya taşıdı. 1991 yılında yayımladığı “Rüzgarın Kanatları” albümü ise kendi tanımıyla “ilerici müzik” anlayışının zirvesi olarak kabul edildi.

Hasret Gültekin, genç yaşına rağmen birçok usta isimle aynı ortamı paylaşmış, birlikte çalışmış ve müzikal birikimini bu güçlü çevre içinde geliştirmiştir. Başta, Nesimi Çimen, Ozan Emekçi, Ali Nurşani, Musa Eroğlu, Arif Sağ, Talip Özkan ve Haydar Acar olmak üzere pek çok önemli ozan ve sanatçıyla aynı sahnelerde yer almış, bazı projelerde doğrudan birlikte üretim sürecine katılmıştır.

Sanat hayatı boyunca yalnızca kendi albümleriyle değil, birçok sanatçının çalışmalarında müzik yönetmeni ve icracı olarak da yer aldı. Farklı enstrümanlara hâkimiyeti ve yenilikçi yaklaşımıyla dikkat çekti. Geleneksel deyiş formunu korurken, çok sesli düzenlemeler ve farklı müzik anlayışlarını bir araya getirerek halk müziğine yeni bir soluk kazandırdı.

2 Temmuz 1993 tarihinde, Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında bulunduğu Sivas’ta, tarihe Sivas Katliamı olarak geçen olaylarda Madımak Oteli’nin yakılması sonucu 33 dostuyla birlikte yaşamını yitirdi. Henüz 22 yaşındaydı.

Kısa ömrüne rağmen Hasret Gültekin, bağlamaya getirdiği yenilikler, müziğe kattığı derinlik ve güçlü yorumu ile Türk halk müziğinde silinmeyecek bir iz bırakmıştır. Bugün hâlâ eserleri dinlenmekte, adı saygıyla anılmaktadır.

03 Ocak, 2026

Cura Ustası, Bir Devrin Vicdanı Nesimi Çimen Kimdir?

 



Nesimi Çimen: Hayatı, Sanatı ve Eserleri

Nesimi Çimen, (d. 1931, Adana - ö. 2 Temmuz 1993, Sivas), Türk halk ozanı ve cura ustasıdır. Geleneksel Alevi-Bektaşi deyişlerini kendine has yorumlama tekniği ve curayı icra ediş biçimiyle tanınan Çimen, Türk Halk Müziği’nin önemli temsilcileri arasında yer almaktadır.

Nesimi Çimen, 1931 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesinde dünyaya gelmiştir. Aslen Tunceli kökenli bir ailenin ferdidir. Ailesi, 1925 yılındaki Şeyh Said İsyanı sonrasındaki iskan politikaları ve bölgedeki sosyal hareketlilik nedeniyle önce Kayseri’nin Sarız ilçesine yerleşmiş, ardından Adana’ya göç etmiştir.

Çimen, zorlu ekonomik koşullar nedeniyle düzenli bir eğitim hayatı sürdürememiştir. Gençlik yıllarında ailesiyle birlikte Kayseri’nin Sarız ilçesine dönmüş ve burada Dilber Çimen ile evlenmiştir. Bu evlilikten, ileride kendisi gibi müzisyen olacak olan Mazlum Çimen dünyaya gelmiştir.

Nesimi Çimen, ailesinin geçimini sağlamak amacıyla daha sonra İstanbul’a göç etmiştir. İlk dönemlerde İstanbul’da gecekondulaşmanın yoğun olduğu bölgelerde yaşamış, çeşitli fabrikalarda işçi olarak çalışmıştır. Özellikle bir mozaik fabrikasında çalıştığı yıllarda, edebiyatçı Yaşar Kemal ile tanışması hayatındaki dönüm noktalarından biri olmuştur. Yaşar Kemal’in desteğiyle sanat çevresinde tanınmaya başlamış ve müziğini daha geniş kitlelere ulaştırma imkânı bulmuştur.

Nesimi Çimen’in müzikal kimliğindeki en belirgin özellik, kullandığı enstrüman olan curadır. Bağlamanın en küçük ailesinden olan curayı, geleneksel diz üstü çalma tekniğinin aksine, göğsüne yaslayarak çalmasıyla bilinmektedir. Bu teknik, onun karakteristik icra üslubunu oluşturmuştur.

Repertuvarı ağırlıklı olarak Alevi-Bektaşi geleneğine ait nefesler, deyişler ve semahlardan oluşmaktadır. Hatayi, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet gibi usta aşıkların eserlerini derlemiş ve seslendirmiştir. Ayrıca kendi yazdığı şiirleri de bestelemiştir.

1960'lı yılların sonundan itibaren Türkiye genelinde ve Avrupa’da düzenlenen çeşitli konser ve festivallere katılmıştır. İsveç, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde albümler yapmış, Türk halk müziğinin uluslararası alanda tanınmasına katkı sağlamıştır.

Nesimi Çimen, 1 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak üzere şehre gitmiştir. 2 Temmuz 1993 günü, Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu meydana gelen olaylarda (Sivas Katliamı), otelde bulunan diğer 32 yazar, ozan ve aydınla birlikte bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Cenazesi İstanbul’a getirilerek Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

10 Aralık, 2025

İbrahim Erdem Baba Kimdir?

 


Toplum arasında “Erdem Baba” adıyla tanınan İbrahim Erdem, Alevi-Kızılbaş müziği ve deyiş geleneğinin en temel taşıyıcı ve aktarıcılarından biri olarak öne çıkan, derin izler bırakmış bir ozandır.

1925 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesinin Darıca köyünde başlayan hayatı, 1946’daki evliliğinin ardından geçim zorluklarıyla şekillenerek onu Mersin, Afşin ve Sarız gibi Anadolu şehirlerinde seyyar satıcılık, çiftçilik ve marangozluk gibi çeşitli işlere sürükledi.

1960’lardan itibaren tanınmaya başlayan ozan, 1969/70’lerde Fransa’ya ve 1971’den itibaren Almanya’ya göç ederek, tıpkı diğer gurbetçi sanatçılar gibi hayatını işçilikle sürdürdü.

Ancak Erdem Baba'nın asıl kimliği, yaşadığı tüm zorluklara ve gurbet acısına rağmen, sazından ve sözünden damıttığı Alevi felsefesi ve toplumsal adalet arayışında gizli idi. Onun deyişleri, sadece kişisel bir hikayeyi değil, aynı zamanda göçün, emeğin ve inancın toplumsal hafızasını aktaran bir köprü görevi görmüş; bu sayede gurbetteki topluluğun kültürel kimliğinin korunmasında hayati bir rol üstlenmişti.

1990’da emekli olduktan sonra dahi bu kültürel görevi sürdürerek Türkiye ile Almanya arasında mekik dokuyan Erdem Baba, uzun bir hayat mücadelesinin ardından Şubat 2014'te bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, bıraktığı eserler ve kültürel mirası onu Alevi-Kızılbaş deyiş geleneğinin yaşayan hafızası kılmaya devam etmektedir.

Sizlerin huzurunda Erdem Baba'yı bir kez daha saygı sevgi ve büyük özlem ile anıyoruz. Mahlası asırlar yaşasın!

Ozan Vicdani Kimdir?

 


Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesine bağlı Kaşanlı köylerinden Hatçepınar'da 1941 yılında dünyaya gelen Ozan Vicdani (Zeynel Abidin Sönmez), 21. yüzyıl hakikatçı aşıklık geleneğinin son önemli temsilcilerinden biridir.

Üç aylık kısa bir eğitimin ardından hayatı çobanlık ve çiftçilikle geçse de, küçük yaşta öğrendiği üç telli sazı ve dönemin usta ozanlarından aldığı ilhamla gönül ve hakikat yolunda yürümeye başladı. Bölgenin çok değerli ozanlarıyla köy köy, ilçe ilçe gezerek kısa sürede sanatında büyük ses getirdi.

1970'li yıllarda sol rüzgarın etkisiyle gecelerde sahne alarak devrimci kimliğini pekiştirdi; deyişleriyle emeği, direnişi ve toplumsal adaletsizliği dile getirdi. Bu tavrı nedeniyle 12 Eylül Darbesi sonrası arananlar listesine giren ozan, ailesini geçindirmek için pazarlarda "Osman" adıyla işportacılık yapmak zorunda kaldı ve sonrasında işkenceli gözaltılar ve cezaevi süreçleri yaşadı.

Sazının telleri ve sözleriyle işlediği "suçlar" yüzünden çile çekmesine rağmen yolundan dönmedi. 1990'ların başında Almanya'ya iltica eden Ozan Vicdani, 1999'da ozan dostları Nurşani ve Meçhuli gibi ses yetisini kaybetmesine neden olan hastalığına rağmen şiir yazmayı sürdürdü. Eserleri, hayattayken yayımlanan "Yaşlandıkça Güçlenen Aşk" kitabıyla ölümsüzleşti.

Eşi Elif Ana'nın "O hep ismi gibi yaşadı" sözleriyle anlattığı, vicdan ve merhamet timsali bu büyük ozan, 13 Temmuz 2010 tarihinde ise bedenen aramızdan ayrıldı.

Maraş Katliamı'nın hem tanığı hem de mağduru olan Vicdani Baba aynı zamanda Ozan Emekçi'nin de abidisidir. 

Aşık Ali Nurşan'nin Kıvırcık Ali Hakkında Düşünceleri

 


Anadolu’da dostluk, çoğu zaman bir çayın dumanında, bir sazın telinde, bir sözün ardında saklıdır. Aşık Ali Nurşani ile Kıvırcık Ali’nin dostluğu da işte böyle; gösterişsiz ama çok derin bir kültürel bağın izlerini taşır.

Nurşani’nin usta nefesi ile Kıvırcık Ali’nin içtenliği birleştiğinde, ortaya hem derin hem sahici bir halk müziği dili çıkmıştı.

Bugün onları birlikte anmak, bir kuşağın kültürünü, emeğini ve yan yana duruşunu anmak demektir. Dostlukları, bıraktıkları türkülerde yaşamaya devam ediyor…

Kıvırcık Ali’nin bedenen aramızdan ayrılışının ardından, Nurşani Baba; oğlu Engin Nurşani’nin konuk olduğu bir radyo programına telefonla bağlanmış ve şu şiirle bu ayrılığın acısını dile getirmişti:

Zamansız ve acı gitmek
Ali’m sana yakışmadı
Kara topraklarda yatmak
Ölüm sana yakışmadı

Boranlar kış idi başın
Bulunmaz bir dengin eşin
Daha gencecikti yaşın
Gülüm sana yakışmadı

Efkarımda gamlar sendin
Dağımdaki çamlar sendin
Sazımdaki bamlar sendin
Telim sana yakışmadı

Sanatımda gururumdun
Anadolum yorumumdun
Sen bir Nisan yağmurumdun
Selim sana yakışmadı

Coşunca taşardı bendin
Tel tükendi, sen tükendin
Kendi kan kalemini yendin
Ali’m sana yakışmadı

Şiirin ardından stüdyodaki Engin Nurşani gözyaşlarını tutamamış, Nurşani Baba ise sözlerine şu cümlelerle devam etmişti: “Üzdü bizi Ali’m ya… Ali’m bizi çok üzdü. Keşke tanımasaydım, bu kadar samimi olmasaydım… Öyle oldu kurban olayım. Bir de Hasret beni böyle yaktı. O da benim yönetmenimdi. Onunla da çok samimiydik, iç içeydik. Evladım gibiydi…”

Huzurunuzda Nurşani Baba’ya sağlık ve uzun ömür diliyoruz. Hasret Gültekin’i, Kıvırcık Ali’yi ve Engin Nurşani’yi ise saygı, sevgi ve büyük özlemle anıyoruz. Böylesi değerlere sahip olduğumuz için çok şanslıyız. Var olsunlar!

01 Kasım, 2025

Aşık Yusuf Kemter Dede Kimdir?

 


1928’de Tunceli’nin Ovacık ilçesinde doğdu. Sekiz yaşındayken geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda görme yetisini tamamen kaybetti. Gözlerini kaybetmeden önce de yaklaşık üç ay konuşamadığı, dilinin tutulduğu anlatılır.

1938 Dersim olaylarından sonra ailesiyle birlikte Balıkesir’e göç etmek zorunda kaldı. Balıkesir’de dokuz yıl kaldıktan sonra, 1947’de, 17 yaşındayken Erzincan’a yerleşti.

Gençlik yıllarında sesi oldukça güçlü ve etkileyiciydi; “Davudi tokluğunda” dediği kalın ve tok sesinin yanı sıra tiz ses tonunu da kullanırdı. Ancak 1965 yılında geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda ses özelliklerinden bir kısmını kaybetti. 2015 yılında ise Erzincan'da ki evinde bedenen aramızdan ayrıldı.

Aşık Yusuf Kemter Dede, göçlerle, engellerle dolu yaşamına rağmen halk ozanlığı geleneğini yaşatan güçlü bir figür olarak kabul edilir. Sesinin incelikleri, şiirleri, mehabet dolu nutukları ve Alevi-Bektaşi inancıyla olan derin bağları onun sanatını sadece bir müzikal yetenekten öte manevi bir liderlik ve kültürel aktarıcı kimliğe taşımıştır.

Pülümürlü Hüseyin (Hüseyin Aslan) Kimdir?


1951 yılında sonradan ilçe olan Bingöl’ün Karinpertag (şimdiki adı Gelinpertek) köyünde doğdu. Asıl adı Hüseyin Aslan’dır. İlkokulu köyünde okudu.


Pülümür’den göçen bir aileden gelmektedir. Bundan dolayı hem köyüne gelip giden dedeler ve zakirler aracılığıyla hem de ağabeylerinin etkisiyle bağlama çalmaya başladı.

Pülümürlü Hüseyin 20 yaşlarındayken köylerine gelen Davut Sulari ile karşılaştı. Bu dönemden sonra yaklaşık 16 yıl boyunca Sulari ile dolaştı ve hem bağlama hem de şiir konusunda kendini geliştirdi. Bağlama çalma tarzının yanı sıra söylem olarak da ustası Sulari Baba'dan çok etkilendi. Hüseyin Aslan aynı zamanda Davut Sulari'nin son öğrencilerindendir.

Türkiye’nin birçok yerinde çeşitli etkinliklere katıldı. Aynı zamanda birçok başka aşıkla tanıştı ve aynı meclislerde bulundu.

Yüzlerce şiiri olmasına rağmen genellikle bunları dışa yansıtmayan veya yayınlamayan Pülümürlü Hüseyin uzun yıllar Türkiye ve Türkiye dışında çalıştıktan sonra emekli oldu.

Hüseyin Aslan 2023 yılında Bursa'da bedenen aramızdan ayrıldı ve orada toprağa verildi.

Biyografi Kaynak: Bekir Karadeniz

Caferi Gango (Cafer Baba/Cafer Tan) Kimdir?

 


1891 yılında Tunceli’nin Hozat ilçesine bağlı Karaca köyünde dünyaya geldi. 1908 yılında ailevi nedenlerden dolayı Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı İncemağara köyüne yerleşti. İki yıllık kısa bir eğitim hayatı oldu. Eğitimini yarıda bırakmış olmasına rağmen kendi çabalarıyla İngilizce, Almanca öğrendi. Yine iyi derecede Arapça, Farsça ve Kürtçe konuşabilen Cafer Baba yörenin sevilen ve tanınan isimleri arasındaydı.

Şiirlerinde; Ehlibeyt sevgisi başta olmak üzere, Alevi-Bektaşi öğretisinin derinliklerine de sıkça yer vermiştir. Davut Sulari, Mahzuni Şerif, Aşık Veysel, Aşık Daimi, Can Yücel, Yaşar Kemal vb. birçok halk şairi ve edebiyatçısı da kendisini ziyaret ederek dost muhabbetinde bulunmuşlardır. Cafer Baba 1978 tarihinde ise İncemağara Köyü’nde vefat etmiş ve bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Arif Sağ'dan dinlediğimiz "Yarim İçin Ölüyorum" türküsünün sözleri, Cafer Baba'nın eşi için kaleme aldığı dizelerdendir. Aynı zamanda kendisi, değerli ozan Nesimi Çimen'in ilk eşi olan Dilber Ana'nın da babasıdır. Bu küçük notlar eşliğinde, Cafer Gango Dede'yi aşağıdaki anlamlı dizeleriyle bir kez daha saygıyla anıyoruz:


Cafer kuru laflar durmaz söylersin
Katreyi geçmeden umman boylarsın
Elin ayıbını görüp neylersin
Halbuki her halin noksandır noksan

01 Eylül, 2025

Hamdi Gardaş Kimdir?

 


Asıl adı Hamdi Şahin olan Hamdi Gardaş, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Çorum’un Turgut köyünde 1940 yılında dünyaya geldi. Köyde okul olmadığı için eğitim alamasa da, öğrenme arzusu çocuk yaşta içini sarmıştı. İlk okuma yazma deneyimini, ilkokul mezunu üvey annesinin kırık aynaya harfler çizerek verdiği derslerle yaşadı.

1951’de ailesiyle birlikte Çorum merkeze göçtü ve burada terzilik yapmaya başladı. Geçimini sağlarken bir yandan da kendini geliştirmeye çalıştı. Bir ilkokul müfettişinin yönlendirmesiyle felsefe ve ekonomi kitaplarına yöneldi. Okuma tutkusunu, yaşamı boyunca hiç azaltmadı.

Terziliğin yanı sıra, halk arasında sürdürülen muhabbet ortamlarında yetişti ve şiire yöneldi. Toplumcu bir çizgide yazdığı şiirlerinde halkın acılarını, sorunlarını dile getirmekten geri durmadı. Bu duruşu nedeniyle 1980 askeri darbesinde bir süre cezaevine girdi. Hayatın yüküne uzun süre dirense de, 1987 yılında henüz 47 yaşındayken bedenen aramızdan ayrıldı.

Çorumlu Haydar Öztürk, Hamdi Gardaş’ın birçok şiirini bestelemiş ve albümlerinde de seslendirmiştir. Çorum’un bu iki büyük ozanını saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.


Aziz Şimşek (Aşık Yetimi) Kimdir?

 


1945 yılında Kayseri'nin Sarız ilçesine bağlı Kırkısrak köyünde dünyaya gelen Aziz Şimşek, müzikle çok küçük yaşlarda tanıştı. İlk ve orta öğrenimini Elbistan’da tamamladıktan sonra, gençliğinde bağlama ve sözlü halk edebiyatına olan ilgisi giderek derinleşti.

Köy yaşamının içinde yoğrulan sesi ve duygusu, yıllar içinde onu halk müziği sahnesinin özgün isimlerinden biri haline getirdi. “Yetimi” mahlasını alarak çıktığı bu yolculukta, hem derleme hem de kendi yazdığı eserlerle türkü dünyasına önemli katkılar sundu.

Yetimi; süslenmemiş, içten ve halkın sesini taşıyan türküleriyle, zamanın ötesinde bir anlatıcı olmayı başarmıştır. Meluli Baba'nın bu muhteşem eseriyle de ozanımıza sağlık ve sıhhat diliyor, saygılarımızı iletiyoruz!

Abuzer Karakoç'un 1989 Yılına Ait Röportajından Küçük Bir Kesit

 


Hapis yattı Şubat 1980'den 1983 sonuna. Sonra çok kısa süren özgürlük. Ve maalesef yeniden hapishane, 1986 sonuna kadar. 1987 başında bütün davalardan beraat etti aklandı ama olanlar olmuştu. Abuzer Karakoç kan kanseri idi. Bir çok mahpus gibi. Sonrası başa bela kanseri yenmek için uğraşan bir yiğidin destanıdır. Bu amaçla Fransa'ya sığınmak zorunda kaldı. Abuzer Karakoç Fransa'da ki günlerini şöyle anlatıyor:

"Her gün genellikle 08.30 veya 09.00'da uyanıyorum. İlaçlarımı alıyor, kahvaltımı yapıyorum. Her gün Türkçe iki gazete okuyorum. Reklamlarını yapmamak için isimlerini söylemeyeyim. Gazete haberleri ve ülkeden gelen mektuplar sayesinde Türkiye'de olup bitenleri düzenli olarak izliyorum. Bu arada düşündüğüm şiir ve sözler varsa, onları not ediyorum. Öğlen saatlerinde oğlum Tamer'le Türk Mahallesi'ne gidip yemek yiyorum. Randevum varsa dost ve tanıdıklar ile sanatçı arkadaşlarımla görüşüyorum. Bazı günler tedavi için hastaneye gidiyorum. Saat 18.00 veya 19.00'da eve dönüyorum. Akşam yemeğinden sonra bir süre bağlama çalıyorum. Yemekte dost ve arkadaşlar varsa sazlı, sözlü söyleşimiz bazen biraz uzayabiliyor. Genellikle 23.30 veya 24.00'te uyuyorum. Doktorumun önerisi uyarınca sigara içmez oldum. Hatta bunu bilen arkadaşlarım yanımda ve benim bulunduğum yerlerde sigara içmiyorlar. Gecesi gündüzüne karışmış, sigara dumanlı, polis takipli, hapisli önceki yıllara kıyaslanamayacak ölçüde düzenli bir yaşantım var. Sağ olsun eşim Elif de elinden gelen yardımı esirgemiyor."

18 Ocak, 2025

Nejat Birdoğan Daimi Baba'dan Bahsediyor

 


Daimi’nin bana verdiği sonsuz derslerin karşılığında ben 8-10 tane Alevilikle ilgili kitap yazdım. Hatta ilk yazdığım Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik kitabındaki Cem Törenleri, tamamen Daimi’den öğrendiğim şeylerin kitaba yansımasıdır.

Aşık Daimi Baba’nın yakın dostu Halk Bilimcisi duayen Nejat Birdoğan’ın anlatımından.

Kaynak: 1995 yılında Ahmet Koçak’ın Radyo Umut’ta Nejat Birdoğan ile gerçekleştirmiş olduğu söyleşi.

Mahzuni Şerif Dom Dom Kurşunu Türküsünü Ne İçin Besteledi?

 


Domdom Kurşunu, yapısı özelliğiyle bir lirik parçaymış gibi gözükse de, eser 12 Eylül harekatından kaynak bulmuştur.

Mahzuni Şerif

YAZI ARŞİV