20 Ağustos, 2026

Ozan Mihneti Kimdir? (Vehbi Polat)

 


Asıl ismi Vehi Polat olan Ozan Mihneti, 1948 yılında Cılavuz Köy Enstitüsü’nden mezun olur. Ömrü boyunca da Anadolu’nun en ücra köylerinde öğretmenlik yapar. Sadece öğretmenlikle kalmaz, köylüye rehber olur, birlikte çalışır. Yol yapar, su getirir, okulları yeniler, köylülerin yıkılmış evlerini tamir eder, ekime biçime destek çıkar. Okuma yazma bilmeyen 70’ine gelmiş insanlara okuma yazma öğretir.

Vehbi Polat; haklarından yoksun edilmiş, kişiye kul olmuş, binlerce ezilmiş yürekler acısı yaşantıyı ve direnişe tanık olmuştur. Muhlis Akarsu’nun da çok bilinen türkülerinden olan Sivas’tan Çıktı’da İş Arıyordu türküsünün de söz yazarıdır. Kendi anlatımından kısa bir paragrafı da ayrıca paylaşalım:

"İki evlek, babamdan kalma tarlayı da sattık, geldik Ankara’ya. Ünlü yurt dışına taşmış bizimkilerden biri ile tanıştık… Burası piknik, orası tavukçu, iliman liman, kalem derken temizinden bin liram gitti… Ankara’da günlük bir gazetede tefrika edilen romanım üç gün çıktı beş gün çıkmadı…"

Ömrümde bir kere etek öperek
Kayırma yolundan mevki kaparak
Görevim başında dalga yaparak
Yan gelip sırt üstü yatmış değilim

Ozanımız 1993 yılında ise bedenen aramızdan ayrılmıştır. Kendisini saygı ve büyük özlemle anıyoruz!


Aşık Mihneti Baba

Edibe Sulari Yaşıyor

 


Davut Sulari’nin, aşık atışmalarında doğaçlama söylenen ve tekrarlanması bir daha mümkün olmayan sözlerini kaydetme görevi Edibe’dedir. O bu yolda babasının “katibesi” olmuştur ki Davut Sulari de kızına “Katibem” diye seslenmektedir artık.

Edibe elinde kağıt kalemle dolaşmaktadır ve üstlendiği görev çok önemlidir. Babasının türkülerinin bugüne aktarılmasında en büyük katkı ona aittir.

Fotoğraf ve Metin Kaynak: Berrin Sulari ve Madımak Hafıza Merkezi.

Sulari Baba’nın el verdiği kızı Edibe Sulari, henüz 40 yaşındayken Sivas Katliamı’nda yobazların alçak saldırıları sonrası bedenen aramızdan ayrıldı. Dünün, geleceğindir. Bu yaşananları çocuklarına anlat ve asla unutma!

Abuzer Karakoç'un Kendi Anlatımından

 


Bizi cahil, saz çalmaktan başka bir şey bilmeyen adamlar sanıyorlar. Oysa ben Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü mezunuyum. Benim esas branşım viyolonseldir (çello). İyi derecede piyano çalarım, keman çalarım. Batı müziğini de, klasik müziği de, Mozart'ı da Beethoven'ı da gayet iyi bilirim, eğitimini aldım.


Ama ben kendi özümü, kendi kültürümü seçtim. Ben Pir Sultan'ın, Karacaoğlan'ın, Aşık Veysel'in yolundan gitmeyi, halkımın dertlerini o 'kara düzen' dedikleri sazımla anlatmayı tercih ettim. Bu bir tercih meselesidir, cahillik değil.

O yıllar polis tarafından aranıyordum. Konserlere gizli gidiyor. Konser bitiminde kaybolmak zorunda kalıyordum. Saklanmak ve sürekli yer değiştirmek, tutuklanmak korkusu vb. nedenler yüzünden bir türlü yeterli ve gerekli yer ve ortam bulamadım. Yeterince çalışma olanağım olmadı. Sonra 12 Eylül 1980 darbesiyle gelen toplam 5 yıl 4 aylık hapis, çalışmalarımı tümü ile kesintiye uğrattı. Söylediğim türkülerden dolayı 1980 Şubatı'ndan 1983'e hapis, sonra birkaç aylık özgürlük ve yeniden 1986 sonuna dek hapis. 1987 başında davalarım sonuçlandı. Hepsinden aklandım. Ama olan bana ve müzik çalışmalarıma oldu: Ben kan kanseri
oldum, müzik çalışmalarım aksadı.

Bu hastalık (lösemi) bana durduk yere gelmedi. Bu bana 12 Eylül'ün hediyesidir. Mamak zindanlarının rutubeti, gördüğümüz işkenceler, betonlarda yatırılmalar işledi ciğerimize. Bedenimizi orada çürüttüler. Bizi sadece hapsetmediler; düşüncelerimizi vurmak, sesimizi kısmak istediler. Ama bak, ben Paris'te bir hastane odasında da olsam, sazım duvarda asılı. Ölsem de türkülerim susmayacak.

Yener Süsoy'un Virgülüne Dokunmadan Kitabındaki Abuzer Karakoç röportajından bir kesittir.

Ozan Mehmet Koç Kimdir?

 


1946 yılında dünyaya gelen ve babasının çok iyi saz çalmasının da etkileriyle henüz dört yaşındayken bağlama çalmaya başlayan Mehmet Koç, tam 70 yıldır bu toprakların sesini, acısını ve umudunu teline döken adeta yürüyen bir kütüphanedir.

Sanat yolculuğunun en özel dönüm noktalarından birini usta sanatçı Ruhi Su ile yaşayan ozan, kendisinin büyük desteği ve teşvikiyle ilk plağını çıkarmış, sonrasında da Ruhi Su ile birlikte birçok konserde aynı sahneyi paylaşmıştır.

1955 yılından itibaren Aşık Veysel, Aşık İhsani, Aşık Mahzuni Şerif, Muhlis Akarsu, İsmail İpek, Nesimi Çimen ve Aşık Daimi ve daha nice geleneğin devleriyle; ilerleyen yıllarda ise Rahmi Saltuk, Sadık Gürbüz ve usta yorumcu Selda Bağcan gibi dönemin gür sesleriyle omuz omuza yürüyerek sayısız turnede, festivalde ve kitle etkinliklerinde yer almıştır.

Değerli sanatçı Abuzer Karakoç ile kuzen olan ve bu güçlü kültürel mirası aile bağlarıyla da taşıyan Mehmet Koç, 1968 ile 1980 yılları arasındaki o siyasi fırtınalı dönemde toplumsal mücadelenin tam merkezinde yer almıştır. İnandığı değerleri sanatı aracılığıyla savunmaktan geri durmadığı için bu süreçte onlarca defa kovuşturmaya uğramış, defalarca gözaltı ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Eğilmeyen dik duruşu, tükenmeyen üretkenliği ve Anadolu kültürüne kattığı tüm eşsiz değerler için Mehmet Koç’a büyük bir parantez açıyor, saygılarımızı ve selamlarımızı iletiyoruz. İyi ki varsın büyük usta!

Asaf Koçak'ın Ardından...

 


2 Temmuz 1993. Telefon çaldı. Açtım. Çok uzaktan geliyordu, taş plağın cızırtısıydı sesi. Asaf Koçak: "Madımak Oteli'ndeyiz. Olaylar var, bilesiniz" diyordu. Olaylar büyüdü, büyüdü. Asaf Koçak, Yerköy'de, çocukluğunda misket için kuyu kazdığı topraklarda...

Annesi Arife Koçak, "Bir cigara da bana verin" diyor. Üfürüyor. Duman; çöp adam oluyor, çizgi oluyor, Asaf'ı getiriyor.

Küçüklüğünde, eve misafir gelirdi. Bir köşeye sinerdi. Ders çalışır bilirdim. Meğer, misafirlerin resmini yaparmış. ‘Oğlun cin mi çiziyor.’ derlerdi. Kızmazdım, gizli çizerdi.”

Arife ana, geçmişle mi hesaplaşıyordu?

“A oğlum, öğretmen oldun. Al bir öğretmen, evlen. Derdi, ‘Ana, hala beni tanımadın.’ Kucağıma dayanırdı. Ondan bir kötülük görmedim. Ne bilirim. Hepsi yalan oldu, gitti. Vay vicdansızlar, vay kafirler. Camiden çıkıyor, can yakıyorlar…”

En saklı gizlerini anlattığı yeğeni Beyhan Koçak, Yerköy’e son gelişini anlatıyor:

“Geceleri gelirdi Yerköy’e. Sabaha kadar oturur, kalır, sonra da giderdi. Yadırgarlardı onu. Son gelişinde, tersini yaptı. Sakalı ve fötrü ile çarşıda dolaştı. Hiç çekinmedi. Bir yandan da kendisini garip garip izleyenlere gülüyordu, “Seyredin, bana nasıl bakıyorlar” diye. Sonsuz sevgisi vardı. Yerköy’deki ilkokul, mahalle arkadaşları ile ilgisini hiç kesmedi.”

Yaşamla dalga geçti Asaf. Ölümün soğukluğunu da ilk Sivas’ta tatmıştı. Çetinkaya’da öğretmendi. Bebekleri, o gün demiryolunun kenarından kömür aşırmamışlardı onun için. Soğuk, derme çatma öğretmen evinin duvarına yapışmış, gitmiyordu. Asaf Koçak’ı uzun bir uykuya çağırdı doğa. Donma noktasına gelmişti ki, öğretmen arkadaşları kurtardı. Ne bilsinlerdi ki, yıllar sonra Asaf’ı, ateşler alıp götürecek?

4 Temmuz 1994 Cumhuriyet Gazetesi Işık Kansu Haberi


Asaf Koçak’ın ailesi. Önde ise, adını amcası Asaf Koçak’tan alan ve amcasını hiç göremeyen bebek Asaf Koçak.

Bir Ali Ekber Çiçek Röportajından Kısa Kesitler

 


Ali Ekber Çiçek’in 1980’li yıllardaki bir gazete röportajından sizin için derlediklerimiz:

"Evlerinde bulaşık, çamaşır yıkarken halk müziği mırıldanan hanımlar, Hilton'a veya başka yere gidince, klasik müzik tutkunu olup çıkıyor."

"Bu saz bize öyle şeyler öğretiyor ki… Hiç kimseyi rahatsız etmemeyi, hakkı olmayana gönül vermemeyi… İnsana, tabiata önem vermeyi öğreniyoruz. İşte, bunlara önem vere vere de, maddeyi bir tarafa atarız. Bizler, yıllar geçtikçe daha mütevazı, karşısındaki insanın derdini bir bakışta anlayabilecek nitelikte insanlarız.”

"Arap değiliz, Yunanlı değiliz, Türküz ve Türk
müziğini icra etmeliyiz."

"Hep benim parçalarımı okuyorlar, plak yapıyorlar. Biz onları ne çileler çekerek derleyip getirdik. Sofraya koyuyoruz. Biz daha bir kaşık almadan bakıyoruz ki, tencerenin dibi gözükmüş. Hep biz bu halka verdik. Hiçbir şey alamadık. Ama, ben şahsen huzurluyum. Devamlı suçu da kendimde ararım. Hani bir atasözümüz vardır: ‘Ayağın taşa değerse, kalbini yokla’ derler. Dertlerin başka türlü tedavisi de yoktur…”


Bütün ev işlerini yapmaya çalışıyorum. Bazı yemekleri yapmayı artık öğrendim. Örneğin, en iyi yaptığım yemeklerden biri orman kebabı… Her şeyin güzel olmasını isterim. Erkeğin ev işi yapması biraz ters gibi geliyor ama, ben eskiden beri severim. Bir şeyler yapmak istiyorum. Biraz da iş başa gelince öğrenmeye başladım. Günler beyhude geçiyor. Ama hep iyi olmasını düşündüğüm için beni mutlu ediyor. Yalnızlık iyi bir şey değil."

Kul Himmet Üstadım Kimdir?

 


Tahminen 1779 yılında, o dönemde Divriği’ye bağlı olan, bugün ise idari olarak İmranlı’ya bağlı Örenik (Aydoğan) Köyü’nde doğmuştur. Asıl adı İbrahim’dir. Yöresinde Aşık İbrahim olarak tanınmıştır.

16. yüzyılda yaşamış olan Kul Himmet’e duyduğu sevgi, manevi ustası olarak görmesi ve ondan dolu içtiğine inanması nedeniyle, Kul Himmet Üstadım mahlasını benimsemiştir.

Hacı Bektaş Veli Dergahı’na giderek dönemin postnişini Feyzullah Çelebi Efendi’yi ziyaret ettiği bilinen Kul Himmet Üstadım; şiirlerinde başta Alevi-Bektaşi inancı ve kültürü olmak üzere sevgi, aşk ve gündelik hayata dair konuları işlemiştir.

Yine tahmini olarak 1844 yılında ise köyünde bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Videoda Muhlis Akarsu’nun seslendirdiği bu deyiş de Kul Himmet Üstadım’a aittir.



19. yüzyılın önemli Sivas ozanlarından Kul Himmet Üstadım’la süren bu yolculuk, 20. yüzyılın önemli ozanlarından Muhlis Akarsu’ya uzanarak aralıksız olarak devam etmektedir. İşte kültürümüzün kuşaktan kuşağa bir bayrak gibi taşınmasının anlamı ve önemi bu sırda saklıdır. Bu kültürel miras, bu güzel döngü asla bitmesin!

İki büyük değerimizi de bir kez daha saygı, özlem ve minnetle anıyoruz.

Video Kaynak: İrfan Çetinkaya ve torunu Emrah Çetinkaya
Video Tarihi: 1992, Eskişehir

Binali Selman Kimdir?

 


1931 yılında Bayburt’un Demirözü ilçesinde dünyaya gelen Selman, müziğe çok küçük yaşlarda başladı. Müzisyen ağabeyi Yaşar Selman onun ilk müzik yol göstericilerinden oldu.

Çocuk yaşlarda çoban olarak gezdiği dağlarda davul ve zurna ile başlayan müzik serüveni; zurna, mey ve ney başta olmak üzere nefesli sazlarda kendine özgü bir ekol oluşturmasına uzandı. Bu yeteneği üflemeli çalgılar tarihimizin en önemli virtüözlerinden bir tanesi olmasını sağladı.

1954 yılında İstanbul Radyosu’na giren Binali Selman, uzun yıllar Yurttan Sesler topluluklarında görev yaptı. Nota eğitimi almamış olmasına rağmen olağanüstü müzik kulağı ve icra yeteneğiyle döneminin en dikkat çekici sanatçılarından biri oldu.

Halk arasında söylenen “Zurnada peşrev olmaz” sözünü adeta icrasıyla tarihe gömen Selman, zurnayı bir oyun havası sazı olmaktan çıkararak makam ve ezgi bakımından zengin bir icra alanına taşıdı.

Okay Temiz ile gerçekleştirdiği çalışmalar sayesinde Anadolu’nun nefesini Avrupa’dan Amerika’ya, İskandinavya’dan Hindistan’a uzanan uluslararası sahnelere taşıdı. 1980 yılında Hindistan’da düzenlenen uluslararası yarışmada “Dünya Zurna Çalma Şampiyonu” oldu.


1975 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nda mey öğretim görevlisi olarak da görev yapan Selman, birçok sanatçı ve toplulukla çalıştı; plak, radyo, televizyon ve Yeşilcam film müziklerinde unutulmaz icralara imza attı.

15 Ağustos 1992’de İstanbul’da bedenen aramızdan ayrılan Binali Selman, ardında Anadolu’nun nefesli sazlarına yön veren eşsiz bir müzik mirası bıraktı. Bu mirasın izlerini, kendisi gibi nefesli sazları ustalıkla icra eden oğlu Deniz Selman sürdürmeye devam etmektedir.

Büyük ustayı saygı, özlem ve minnetle anıyoruz.

28 Mart, 2026

Hasret Gültekin Kimdir?

 


Hasret Gültekin, 1 Mayıs 1971’de Sivas’ın İmranlı ilçesinde, Koçgiri kültürünün köklü geleneği içinde dünyaya geldi. Alevi-Bektaşi inancının, sözlü edebiyatın ve ozanlık geleneğinin güçlü biçimde yaşatıldığı bu coğrafya, onun hem sanatını hem de hayata bakışını derinden şekillendirdi.

Bağlamayla henüz 6 yaşında tanıştı. Çocuk yaşta başladığı bu yolculukta, yalnızca bağlama çalmayı değil; üretmeyi, yorumlamayı ve anlatmayı da öğrendi. Çocuk yaşta usta ozanların bulunduğu ortamlara girerek kendini geliştirdi; bu erken temas, onun müziğinde hem teknik hem de duygusal derinlik oluşturdu.

Eğitim hayatına İstanbul’da devam eden Gültekin, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde öğrenim gördü. Ancak müziğe olan tutkusu, onu akademik eğitiminden uzaklaştırdı ve genç yaşta okulunu yarıda bırakarak tüm yaşamını sanata adadı. Onun için müzik, bir meslekten öte, bir varoluş biçimiydi.

Henüz 16 yaşındayken yayımladığı ilk albümü “Gün Olaydı”, bu erken olgunluğun en güçlü göstergesi oldu. Ardından gelen “Gece ile Gündüz Arasında” ile bağlama icrasında yeni bir anlayış ortaya koydu. Özellikle şelpe tekniğine getirdiği özgün yorum, onu kısa sürede farklı bir noktaya taşıdı. 1991 yılında yayımladığı “Rüzgarın Kanatları” albümü ise kendi tanımıyla “ilerici müzik” anlayışının zirvesi olarak kabul edildi.

Hasret Gültekin, genç yaşına rağmen birçok usta isimle aynı ortamı paylaşmış, birlikte çalışmış ve müzikal birikimini bu güçlü çevre içinde geliştirmiştir. Başta, Nesimi Çimen, Ozan Emekçi, Ali Nurşani, Musa Eroğlu, Arif Sağ, Talip Özkan ve Haydar Acar olmak üzere pek çok önemli ozan ve sanatçıyla aynı sahnelerde yer almış, bazı projelerde doğrudan birlikte üretim sürecine katılmıştır.

Sanat hayatı boyunca yalnızca kendi albümleriyle değil, birçok sanatçının çalışmalarında müzik yönetmeni ve icracı olarak da yer aldı. Farklı enstrümanlara hâkimiyeti ve yenilikçi yaklaşımıyla dikkat çekti. Geleneksel deyiş formunu korurken, çok sesli düzenlemeler ve farklı müzik anlayışlarını bir araya getirerek halk müziğine yeni bir soluk kazandırdı.

2 Temmuz 1993 tarihinde, Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında bulunduğu Sivas’ta, tarihe Sivas Katliamı olarak geçen olaylarda Madımak Oteli’nin yakılması sonucu 33 dostuyla birlikte yaşamını yitirdi. Henüz 22 yaşındaydı.

Kısa ömrüne rağmen Hasret Gültekin, bağlamaya getirdiği yenilikler, müziğe kattığı derinlik ve güçlü yorumu ile Türk halk müziğinde silinmeyecek bir iz bırakmıştır. Bugün hâlâ eserleri dinlenmekte, adı saygıyla anılmaktadır.

Yeter Gültekin'e Dair...

 


30 yılı aşkın süre boyunca, adliye koridorlarında; acımasızca katledilen eşi Hasret Gültekin’in katillerinden hesap sorabilmek için mücadele etti. Bir yandan bu ağır acıyla yaşamaya çalışırken, diğer yandan çocuğunu bu karanlık olayların etkisinden koruyarak hayata hazırlamak için büyük bir çaba gösterdi.

İçimizdeki dernek ve vakıf yöneticilerinin yanlış tutumları, bazen de Hasret Gültekin’in 'dostu' olarak bildiği sanatçıların art niyetli davranışları onu derinden üzdü. Hatta zaman zaman bizim paylaşımlarımıza da serzenişte bulunurdu. Birçok kez, ricası üzerine paylaşımlarımızı kaldırdığımız olmuştur. İletişim halindeydik, anılarını sorar, yaşadıklarını anlattırırdık. Çok ama çok bilinmeyen ile aramızdan ayrıldı. Yine doğru bilinen ancak yanlış olan onlarca şeyi de hafızasında alıp götürdü. Bizler bir kısmını biliyoruz, zamanı gelince elbet açığa kavuşturacağız bunları.

Bir konuşmamızda; paylaşımların ajitasyondan uzak olması gerektiğini, yaşadıkları gerçeğin yazılanlardan çok daha derin ve ağır olduğunu özellikle vurgulamıştı. Sosyal medyadaki kalabalıkların aksine, dava süreçlerinde birkaç aile dışında neredeyse yapayalnız olduklarını dile getirirdi. Bizim mücadeleyi orada da yürütmemiz gerektiğinin hep altını çizerdi. Aslında Yeter Gültekin, Temmuz 1993’ten bu yana hiç bitmeyen bir mücadelenin tam ortasında yer alıyordu.

Ne yazık ki bu uzun mücadelenin stresi, yürek dolusu hasret ve yılların yorgunluğu, onu amansız bir hastalıkla yüz yüze getirdi. Bu yaşananlar ne bir tesadüf ne de sıradan bir hayat hikayesidir. 1993’ten bugüne bu acı sadece gidenlerle sınırlı kalmadı; geride kalanların hayatında da onarılmaz izler bıraktı.

Yazılacak çok şey var ama aslında söylenecek söz bitti. Devrin daim olsun Yeter Gültekin...


Kendisinin 4 Temmuz 1994 yılı Cumhuriyet Gazetesi'ne vermiş olduğu röportaj kesitiyle yazımızı noktalayalım.


Olayın üzerinden bir yıl geçti. Acımızla baş başa bile kalmak mümkün olamadı. Asıl 2 Temmuz'dan sonra cereyan eden olaylar bizleri yıktı. Tüccarlar, bezirganlar, korkaklar sardı dört bir yanımızı. İnsanlar ölüleri kullanmaya kalktılar. Şimdi de bazıları kalkıp 'Benim kinim kalmadı. Bir yıl önce kinliydim, ama artık provokasyona gelmemek lazım' demeye başladı.


Tabii otelden sağ kurtulanlar için bunu söylemek kolay. Kimseden bir şey beklemiyorum. Alevilerin liderliğine soyunan soytarılar 'Bizim kimseyle savaşımız yok' diyor. Bizim böyle dostlarımız olduktan sonra düşmana ihtiyacımız da yok.

Mahkemeden de hiçbir şey beklemiyorum. 140 tane insanı sallandırsalar ne olacak? O 140 tane insan bana göre suçlu değil. Bundan sonra bu tür katliamların olmaması için kim ne yaptı? Statlara 50 bin Aleviyi doldurup gövde gösterisi yapınca mı bu olaylar son bulacak.

Eşim öldüğünde hamileydim. Beni hastaneye götürecek ambulans bile bulamadım. Neredeydi o zaman Hasret'in dostları. Şimdi Hasret üzerine türküler yakıp kasetler satıyorlar. Tek amacım oğlum Hasret'i büyütmek.

YAZI ARŞİV