Ama ben kendi özümü, kendi kültürümü seçtim. Ben Pir Sultan'ın, Karacaoğlan'ın, Aşık Veysel'in yolundan gitmeyi, halkımın dertlerini o 'kara düzen' dedikleri sazımla anlatmayı tercih ettim. Bu bir tercih meselesidir, cahillik değil.
O yıllar polis tarafından aranıyordum. Konserlere gizli gidiyor. Konser bitiminde kaybolmak zorunda kalıyordum. Saklanmak ve sürekli yer değiştirmek, tutuklanmak korkusu vb. nedenler yüzünden bir türlü yeterli ve gerekli yer ve ortam bulamadım. Yeterince çalışma olanağım olmadı. Sonra 12 Eylül 1980 darbesiyle gelen toplam 5 yıl 4 aylık hapis, çalışmalarımı tümü ile kesintiye uğrattı. Söylediğim türkülerden dolayı 1980 Şubatı'ndan 1983'e hapis, sonra birkaç aylık özgürlük ve yeniden 1986 sonuna dek hapis. 1987 başında davalarım sonuçlandı. Hepsinden aklandım. Ama olan bana ve müzik çalışmalarıma oldu: Ben kan kanseri
oldum, müzik çalışmalarım aksadı.
Bu hastalık (lösemi) bana durduk yere gelmedi. Bu bana 12 Eylül'ün hediyesidir. Mamak zindanlarının rutubeti, gördüğümüz işkenceler, betonlarda yatırılmalar işledi ciğerimize. Bedenimizi orada çürüttüler. Bizi sadece hapsetmediler; düşüncelerimizi vurmak, sesimizi kısmak istediler. Ama bak, ben Paris'te bir hastane odasında da olsam, sazım duvarda asılı. Ölsem de türkülerim susmayacak.
Yener Süsoy'un Virgülüne Dokunmadan Kitabındaki Abuzer Karakoç röportajından bir kesittir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder